Sorular & Cevaplar

Uzun zamandan beri yazmadığımı fark ettim. Aslında yazıpta kimse ile pek paylaşmadığımı demek daha doğru. (Önceki yazılarımda kendimce günlük tuttuğumu arada bir karaladığımdan bahsetmiştim sanırım.)

Size de bazen oluyor mu bilmiyorum ama ben bu ara biraz değişik duygular içerisindeyim. Hayatı sorgulamaya sanırım bir buçuk iki yıl öncesi başladım. Onun öncesinde uzay boşluğunda gibi bir halim vardı. Çok düşünmeyen, analiz etmeyen..  Bu iki noktaya onlarca şey yazabilirim eskiden olmayıp şimdi olduğum. Kısaca şu an olduğum kişiden çok ama çok farklı biriydim. Bunu sanırım daha önce hiç kimse ile paylaşmadım. Eskiden tanıyanlar bilir saçlarım acayip uzundu benim her yaşımda. İki yıl önce ilk defa gidip kısacık ensemde kestirdiğim de (ki pişman değilim) aynaya gelip baktığımda kendime öyle yabancı gelmiştim ki. Çünkü karakter olarak da çok değiştiğim bir dönemdi. Ne fiziksel ne ruhsal olarak kendimi tanıyamıyordum. Aradan çok zaman geçti. Saçlarım yine uzadı ve şu an aynaya baktığımda iki yıl öncesi olan Dilşad’ı kesinlikle görmüyorum. İyi tarafı artık yabancı birini de görmüyorum. Geçirdiğim değişim zor olsa da gerekliydi. Şimdi dönüp bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Eskisi ile fark ne derseniz yukarıda yazdığım ama açmadığım o iki noktayı doldurmam gerekir sanırım.

Daha güçlü oldum. Güçlü olmaktan kastım, duygusuz hale gelip taş kalpli olmak değil kesinlikle. Asla da öyle olmak istemem. Düştüğümde (ki bu iki yıl içerisinde de çok düştüğüm zamanlar oldu) artık yaralarımı nasıl saracağımı biliyorum. Daha bağımsız, hayatı daha çok seven, doğaya olan hayranlığının farkına varan biri oldum. Hayat tezatlıkları da beraberinde getirir ya. Evet güçlü oldum ama aynı zamanda daha da kırılgan oldum. Daha bağımsız ama aynı zamanda daha tedirgin adım atan biri oldum. Derinlere dalacak kadar cesaretli ama yüzeyde kalmaktan bir o kadar da korkan biri oldum. Yüzümü Güneş’e döndüm ya da dönmeye çalıştım. Kimi zaman gözlerimi kapadım dağın başında rüzgarı dinledim. Yeri geldi suyun bilmem kaç metre altında nefesimi dinledim.

Bu sürede en çok yalnızlığım ile barıştım. Onu sevdim. Onu sevmek hiç kolay olmadı inanın bana. Hiç anlaşamadık başta onunla 🙂 Ne yapacağımı bilemedim çoğu zaman, korktum, bağırdım, ağladım. Sonra fark ettim ki tüm ışıklar söndüğünde, herkes uyuduğunda, Güneş gidip yerini yıldızlara ve boş sokaklara bıraktığında o hep benimleydi. O kadar uzun zaman onu ihmal edip, ondan kaçıp, saklanmış ve kabul etmek istememiştim ki. O hep oradaydı oysa. Bazı şeyleri yok saymak daha iyi etmez insanı ve olayları. Bu da o misal. Birbirimize alışmak kolay olmadı. Şimdi mi? Şimdi durum daha iyi ara ara anlaşmazlığa düşsek de yalnızlığımı sevdiğim zamanlar çoğunlukta sanırım 🙂

Dalışlara gittiğimde, bilmem kaç metrelik tepelerde olduğumda, kendi başıma sinemaya gittiğimde, ya da çadırımı alıp dağın tepesinde çayımı içtiğimde yalnızlığım ile mutluyum. Peki oralardan evime geri döndüğümde kalbimde ki garip his neydi? Yalnızlığım olamazdı değil mi? Onunla barış imzalamıştık çünkü ömrümüzün sonuna kadar dost kalacağız diye. Hayır bu başka bir şeydi. Bu hissi bir sene önce fark etmiştim. Uzun bir süre ne olduğunu anlamaya çalıştım durdum.

Cevap aslında çok ama çok basitti. Yanıtı da biliyordum fakat cevap vermeye korkuyordum. Cevabı sesli verirsem ya da olur da birilerine söylersem yine yaralarlar, kırarlar diye sustum hep. Kendi kendime hep çok güçlü duracağıma söz vermiştim çünkü iki yıl önce ben. Ne olursa olsun kendime öz saygımı kaybettirecek olaylar, insanlar ve durumları hayatımda barındırmayacaktım. Bir daha aynaya baktığımda kendimi tanımayan bir kız olmayacaktım. Olmayacaktım işte.. Bir daha riskli şeyler yapmayıp, fedakarlık ve salaklık arasındaki o çizgiyi geçmeyecektim. Bir daha yerlerde toz içinde ağlamayıp, bağırmayacaktım.

Cevabı hala burada yazabilecek kadar cesaretli değilim. Bildiğim tek şey cevaba ulaşabilmek için yapabileceğim fedakarlıklarım olduğu, belki yine düşecek olsam da güvenebilmek istediğim. Cevap uğruna acı çekebileceğim kadar mutlu olabileceğim ihtimalini değerlendiriyorum ve evet, cevaba ulaşabilmek adına yine risk alıyorum. Belki yanlış cevap peşindeyim bilmiyorum. Doğru cevap eğer o değilse bile bir gün doğru cevabı bulacağıma tüm kalbimle inanmak istiyorum.

Cevap doğru ise, çok mutlu olacağım biliyorum. Şimdi de mutluyum ama mutluluklarım daha bir anlam kazanmış olacak.

Peki cevap yanlışsa ve düşersem? Başta pes ederim sanırım. Bir süre düştüğüm yerde kalırım. Dostlarım var ama benim düştüğüm yerde bırakmayacak beni. Onlardan da destek alır, üzerimdeki tozları temizler yine yüzümü Güneş’e dönerim. Aileme sarılırım. Sonra yalnızlığım afilli bir bakış atar bana “Bak kaldın mı bana yine” der gibi 🙂 Gider ona sarılırım. İki kişilik patlamış mısır alıp,tek başıma macera filmine giderim sinemania sağ olsun.Tabi ki romantik filme değil, hiç sevmem 🙂

Herkesin hayatta aradığı cevaplar olduğunu düşünüyorum. Bu,yarın bu saate kadar uyanık kaldığım için nasıl uyanıp işe gideceğim de olabilir ya da Yahu bu Freud nasıl bir adam da bunca teoriyi geliştirmiş şeklinde de olabilir 🙂 Benim gibi kendi cevaplarınızı kendinize saklamanızda da hiçbir sakınca yok bence. Yeter ki pes etmeyelim yeter ki hayat bize o gücü versin. Lütfen ve lütfen gönlümüzdeki cevapları bir yerlerde bulabilelim..

 

Şimdiye Kadar Olan En Güzel Dalış Maceram-Sharm El Seik

 

Eveeett, çok uzun zamandan beri takvimlere bakıp mutlu olmamı sağlayan Mısır gezim nihayet gelip çatmıştı. Ben daha önce hiç yurt dışına çıkmadım. Bir türlü fırsat olmamıştı. Fırsat olabilecek zamanlarda param olmamıştı, param olduğu zamanlarda fırsat 😀 Neyse lafı çok uzatmayayım. Mısır benim çocukluk hayalimdi. Ben küçükken annemin kuzeninin kızları vardı. Canan Abla ve Handan Abla. Onlar aşırı severlerdi Mısır ve tarihini. Hep Mısır tarihi ile ilgili kitaplar okurlardı. Hatta fırsat bulupta okuyabilirseniz Tom Holland’ın firavunlar ile alakalı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

2 sene önce Kahire’ye gitmek istedim fakat malum Mısır’daki iç durumlar, savaş, düşürülen uçak derken rafa kalkmak durumunda kaldı. Kahire’ye gidemedim ama Mısır topraklarında olmak Kahire’yi uçaktan da olsa görmek aşırı mutlu etti beni.

Ben Mısır’ın gayet turistik sayılabilecek Sharm El Seik’e gittim. Amaç tabi ki dalış yapmaktı. Kızıl Deniz dünyanın en meşhur denizlerinden bir tanesi. Bunun elbette ki bir çok sebebi var. En önemli özelliği ise Süveyş kanalını Akdeniz’e bağlaması. Bunun yanı sıra dini kitaplarda da Kızıl Deniz’in ismini sıkça görürsünüz. Bunun nedeni ise Hz.Musa’nın asası ile ikiye ayırdığı deniz Kızıl Deniz olmasıdır.  Kızıl Deniz balıkların göç yolu üzerinde olduğundan, su altı canlı çeşitliliğinin en fazla olduğu denizlerden biri.

Bunun yanı sıra deniz aşırı tuzlu. Bu yüzden dalış yaparken normal aldığınız ağırlıklardan birkaç kilo daha fazla ağırlık almanız gerekiyor. Normalde ben 4 kg ile batarken, Sharm dalışlarımda 7 kg ağırlık ile batabildim.

Şimdi size gün gün ne hissettiğimi ne yaptığımı anlatmaya çalışacağım. Bunun yanı sıra, bana gelen birkaç soru olmuştu. Yazımın sonunda onları da cevaplandırmaya çalışacağım. Macera başlasın 😊

1.Gün

Birinci gün yok, çünkü uçağı kaçırdım 😀 Baya bir İstanbul ekibini inandıramadık hatta:D Ya ben hayatta neye heves etsem, neyi herkese çok anlatsam olmaz zaten 😀 O kadar heyecanlıydım ki gideceğim için hep “Ne zaman bir aksilik” çıkacak diye bekliyordum ki çıktı 😀 Ankara-İstanbul uçağını dakikalar ile kaçırdım. Yani kapının kapalı olması mı, uçağın gözümün önünde son hazırlıklarını yapması mı diyim artık, boş boş bakarak uçağın arkasından su döktüm :D. Hayatımda ilk defa uçak kaçırdım bu arada. Zaten hayatımda uçağa da ilk defa 1 buçuk yıl önce bindiğimi varsayarsak çok da kötü bir durumda değilim bence. Apar topar THY’nin ilgili yerine gittik. Toplamda üç kişiydik Ankara üzerinden Sharm’a gidecek. Allah’tan sadece Ankara-İstanbul uçağını tekrar ödedik. Sharm uçağını hemen bir sonraki güne alabildiler 😀 Kendimi takdir ettim, normalde ben çok kontrollü bir insanımdır. Yaptığım plan bozulursa falan acayip moralim bozulur ama uçak kaçtığı için hiç üzülmedim 😀 Baya baya güldüm. Sonunda ölüm yoktu yani, napacaktım bir sonraki güne yetişecektim. Sanırım yaşadıklarımdan ders alabilmişim 😀 Biz Ankara’da kala duralım Sharm’a giden ekip teknik dalış yaptı ve köpek balığı gördüler ☹ Daha sonra yaptığımız hiçbir dalışta ben göremedim, bir tık buna üzülsem de kısmet belki daha sonra gideceğim dalışlarda görürüm diye teselli ettim kendimi. Uçağı kaçırdıktan sonra, bilet işlemlerini yapmaya çalışırken olan fotoğrafı aşağıya ekliyorum:D

Capture

 

  1. Gün

İnanmazsınız Ankara-İstanbul uçağını kaçırmadım 😀 Zamanında bindim. Hayvan gibi büyük bir uçak ile gittik. Daha önce THY’nin bu kadar büyük uçağına binmemiştim ben. Hiç sevmedim, uçak dediğin o kadar kalabalık olmamalı bence.

Atatürk Havalimanı’na indik. Ben bir yandan korkuyorum çünkü Sharm uçağı ile arası o kadar yakın ki. Zaten uçağı kaçırmışız bir daha kaçırmak istemiyorum falan. Neyse Yurtdışı uçuşları için kısa bir yol varmış direkt geçilebilecek (onu da öğrendim böylelikle) Oradan geçtik, kendi uçağımızın kalkacağı salonda bekleyemeye başladık. Ya Atatürk Havalimanı acayip pis bir yermiş ya. Bir de kural şu herhalde 10 dakikadan fazla oturuyorsan eğer ayakkabı çıkarmak zorunlu sanırım 😀 Herkesin ayakkabısı bir yerde. Çok beklemedik, kapı açıldı uçağa bindik. Ben nasıl mutluyum ama size anlatamam. Biraz film falan izleyeyim derken dışarı baktım kapkaranlık. Bir baktım ki oo Türkiye sınırlarından çıkmışız bile.

Kahire’nin üzerinden geçerken acayip mutlu oldum. Çok isterdim ki zaman olsaydı da gidip piramitlerin fotoğrafını çekebilseydim. Bu arada uçaktan gördüğüm kadarı ile Kahire acayip büyük bir yer. Yanılıyor olabilirim ama acayip bir ışık kirliliği vardı. İstanbul-Sharm arası ise yaklaşık 2 saat.

Sabaha karşı 4 gibi uçaktan indik. Bizi karşılayacak transfer aracını buldum. Eşyalarımızı verdik, otele doğru yola çıktık. Çok mutlu ve heyecanlıydım. Uçaktan Sharm’a bakınca çok büyük bir yer olmadığını anlıyorsunuz. Denizin kenarı hep rengarenk ışıklı.(Oteller) İçerilere doğru girince ışıklar gittikçe ışıklar azalıyor. Otele girdik sabah 8 civar tekneye gitmek üzere hareket edecektik. Bu yüzden hemen uyudum. Kısa bir uyku, hızlıca bir kahvaltı derken, teknenin olduğu yere araç ile vardık. Liman girişi aşağıdaki gibi.

Capture

Ben aşırı mutluydum.  O gün Gordon Reef, Jackson Reef ve Ras Ghamila’ya dalışlarımızı gerçekleştirdik. Her biri birbirinden güzeldi. İki grup eşliğinde daldık. İlk suya girdiğimde size tepkimi anlatamam. Her yer rengarenkti. Balıklar, mercanlar anlatılacak gibi değil gerçekten. Ben ömrümde böyle bir şey daha önce hiç deneyimlememiştim. Henüz benim su altı kameram yok ama sağ olsun iş yerinden arkadaşım Saygın bana kendi su altı kamerasını ödünç verdi 😊 Onun sayesinde birkaç kez su altında çekim yapabildim. Çok fazla yapmadım çünkü hem su altında çekim yapıp hem dalmaya çalıştığımda çok fazla hava harcıyorum 😀 Birleştirdiğim videonun linkini yazımın sonunda ekleyeceğim. Daldığımız yerlerin haritası ise aşağıdaki gibi.

Capture

Dalışlar arasında zaten çok fazla zaman yoktu. İkinci ve üçüncü dalış arasında bir yemek yiyebildim. Veee asıl bombaaa 😀 Hayatımda ilk defa gece dalışı yapacaktım. Önce ben yapamam dedim, kaybolurum dedim:D Şimdi dönüp bakınca iyi ki yapmışım diyorum. Sabah dalışlarını bitirince, PAD’nın dalış merkezine gittik. Biraz dinlendikten sonra hava kararmaya başlayınca bizde hazırlanmaya başladık. Sahilden girecektik. Hem daha önce gece dalmadım hem de sahilden hiç dalış yapmadım. Bu yüzden biraz gergindim. Gerginliğimde çeneme vurunca oo değmeyin keyfime 😀 Ozi (dalış rehberlerinden biri) dalış öncesi brifingi verirken acayip gergindim.

Hazırlıklarımız tamamdı, artık gidebilirdik. Aşağıdaki fotoğrafta güldüğüme bakmayın heyecandan ölmek üzereydim.

Capture

Benim buddy’im Soner Hocaydı. O olmasaydı hiçbir kuvvet beni daldıramazdı. Başta biraz panikledim ama Soner Hocam su altında bile güldürmeyi başardı 😀 Gece su altı bambaşka, herkesin elinde ve tüplerinde fener var. Sürekli fener ışıkları ile kişi sayısı sayılıyor. Ben Soner Hoca olduğu için rahattım. Karides gördüm, ahtapot gördüm. Aslan balıklarını sabah gördüğümde daha sakin oluyorlardı ama gece belki avlanyorlardır emin değilim, acayip hareketlilerdi. Yaklaşık 40 dakika kaldık. Maksimum 15 metreye indik. Çıkarken Soner Hocama bakıp “Lütfen burada kalalım” dedim. O kadar güzeldi ki. O kadar stres ve gerginlik boşaymış dedim. Öyle huzurlu çıktım ki.. PADI’nin dalış merkezine geri döndük, üzerimizi değiştirdik. Hem yolun yorgunluğu hem 4 dalış yapmış olmanın yorgunluğundan olsa gerek odaya nasıl gittim nasıl uyudum hiiiç hatırlamıyorum 🙂

3.Gün

Sabah yine erkenden kalktık. Hızlıca bir kahvaltı, sonrasında limana araç ile transfer. 3.Gün Shark & Yolanda, Ras Za’atar ve Ras katy’de daldık. Dalmadan önce aldığımız brifing de üzerine basa basa aşağıda çok akıntı olabilir dendi.

Capture

Ben biraz çekindim. Çünkü daha önce sadece 1 kere akıntı olan yerde dalmıştım. Aşağıya indik. Size akıntının gücünü anlatamam. Adeta uzay boşluğunda hareket etmek gibi. Bazı zamanlar o kadar güçlü bir hal aldı ki geri geri yüzmek durumunda kaldık. Dalış rehberinin söylediği şuydu “Balıkları izleyin, balıklar akıntı yönünde yüzerler. Biz onların yüzdüğü yerin tam tersi yöne gideceğiz.” Öyle de yaptık gerçekten. Bu arada akıntı derken sadece sağa sola olarak düşünmeyin. Yukarı ve aşağıya doğru olan akıntılar bazı yerlerde o kadar güçlüydü ki, bir ara bir baktım 3-5 metre aşağıya farketmeden inmişim.

Capture

Bu arada maskemi adam gibi takamadığım için, maskem hep su aldı. Hele bir ara akıntının en güçlü olduğu yerde maskem su ile doldu. Gözümü açmaya çalışsam açamıyorum su acayip tuzlu. Hemen maskemin suyunu boşaltıp, kendimi toparladım. Bir baktım ki akıntı beni grubun en arkasına atmış. Çok yorucu olsa da acayip keyifliydi. Hatta dalışın sonuna doğru kocaammann karatte karette gördük. Aşağıya fotoğrafını bırakıyorum.

Capture

Daha sonra dalışlar arasındaki ara da snorkel ile daldım. İnanın o kadar güzel şeyleri görmek için metrelerce derinliğe inmeye gerek yok. O kadar güzel ki. Sadece su sesi ve kendi nefesinizi duyuyorsunuz. Sanki Dünyanın geri kalanı yokmuş gibi. Her şey öyle sakin ve huzurlu ki.

Capture

Orada konuştuğum Mısırlı olan herkes bana “Mısırlı mısın?” diye sordu 😀 Galiba yüz ve göz şeklim benziyormuş. Araplık var  mı diyen oldu? Benim baba tarafımda biraz var diyince de tamam işte direkt yüzünden belli diyip beni kanıksadılar 😀 Türkiye’den geliyoruz diyince baya seviniyorlar. Bizi kendilerine yakın görüyorlar. Akdeniz’in bir ucunda siz bir ucunda biz diyorlar.

Buradaki dalışları bitirince akşam biraz gezelim dedik. Naama Bay Sharm’in çarşısı. Çok bir şey yok açıkcası. Hatta sokaklar bomboş. Ben oradaki insanlar adına çok üzüldüm. Tozun toprağın içinde inanın 1 dolar için bin takla atıyorlar. Önceden yani bu savaş terör olaylarından önce adım atacak yer olmazmış. Şimdi ise 100 tekne varsa maksimum 5 tekne açılıyor. Hep nargile içilen yerler var. İnanın bomboş. Biraz gezindikten sonra otele geri döndük. Çünkü yarın büyük gündü. Thistlegorm batığı 🙂

Capture

4.Gün

Bugün dalışların son günüydü. İçimi bir mutsuzluk kaplasa da hayatımda ilk defa batığa dalacak olmanın heyecanı, üzüntümü bastırmıştı. Hele ki dalacağımız batık “Dünya’da dalınması gereken 5 yerden biri olan bir yer ise 🙂

Tekne ile Sharm’a baya bir uzak. Biz sabah 5’te otelden ayrıldık. 6’da tekne ile yola çıkmıştık. Yaklaşık 2 saat Tekne ile gittik. Dalış rehberimiz yine akıntı olabileceğiniz söyledi. Mutlaka iplere tutunarak giriş yapacak ve yine iplere tutunarak güvenli beklemeyi yaptıktan sonra çıkacaktık. Ben su altı kamerasını götürmedim. Çünkü batık da yüzerliliğimi sağlayamamaktan çekindim. Aynı zamanda daha önce dediğim gibi, hava çok fazla harcıyorum. Bu nedenle düzenlediğim videoda da bununla ilgili görüntü yok.

Capture

Batığın içine ve dışına olmak üzere iki dalış yaptık. Açıkçası dışı beni çok etkilemedi ama içi.. Hayatımda böyle bir ley görmedim ben. Kısacası batığın hikayesini anlatacak olursam,

Alman uçaklarının saldırısına uğradıktan sonra bugün bulunduğu koordinatlarda 13-30 m. derinlikte yatmaka. Thistlegorm, Ocak 1940’ta “Joseph Thompson & Sons of Sutherland” tarafından inşa edilmiş ve denize indirilmiş. Sahibi ve işletmecisi Albyn Lyne denizcilik şirketine 115,000 pounda mal olmuş, ancak bu maliyetin bir kısmı İngiliz hükümeti tarafından fonlanmış. 126,5 m. boyunda, yaklaşık 5000 gross ton ağırlığında.

İlk seyahatinde Amerika’ya çelik raylar ve uçaklar taşımı.. İkinci seyahatinde, Güney Amerika’ya buğday yükü için yapmış ve üçüncüsünde ise, Karayiplerdeki Fransız West Indies adalarından rom ve şeker yüküyle dönmüş.

Mayıs 1941’de Glasgow limanında demirlemiş. Seyir manifestosunda Motor Taşımacılığı olarak belirtilmişse de, ambarların derinliklerine mayınlar, her türlü cephane, silah, Bedford kamyonlar, motosikletler, zırhlı araçlar, çekiciler, uçak yedek parçaları, telsizler ve akla gelebilecek her türlü savaş yükü doldurulmuş.

Akdeniz’in düşman kuvvetleri tarafından tutulmuş olması nedeniyle İskenderiye yolculuğunu Ümit Burnu’nu dolaşarak yapmış. Capetown’dan yakıt alarak, HMS Carlisle kruvazörünün eşliğinde Kızıldeniz’i geçmiş ve Süveyş Körfezi girişinde “yeni emir beklemek” için sancak demirini bırakmış. Bu esnada Alman İstihbaratı, asker taşıyan büyük bir geminin, Süveyş Kanalı’ndan geçeceği duyumunu almış ve Girit’te konuşlandırılmış Heinkel HE 111 tipi avcı uçağı filosu 5 Ekim 1941’de “ara ve yok et” görevine yollamış. Ayışığında aramalarını sürdüren filo yakıtları tükenmek ve geri dönmek üzereyken, pilotlardan biri demirlemiş bir gemi görmüş ve üzerine iyice alçalarak köprü üzerine 2 adet bombasını bırakmış.

İnternet’e girdiğinizde zaten yüzlerce fotoğraf ve video var. Dediğim gibi beni en çok etkileyen içi oldu. Hala motosikletler, tüfekler, çizmeler o şekilde duruyor. Artık onlar balıklara aitler. Dalarken hep düşündüğüm yıllar önce, şu an daldığım yerlerde başka birileri vardı.Başka birilerinin parmak izleri, hayatları. Çıktığımda çok garip hissetmiştim.. Yaptığım en güzel dalışlardan biriydi. Üçüncü dalışı yapmadım. Çünkü kulağım ile ilgili ufak bir problem olmuştu. Dinlenerek tekne ile tekrar Sharm’a geldik. Sonrasında ise güzel bir uyku ile bir sonraki güne hazırdım.

5.Gün

Dalış yaptıktan  16 ya da 18 saat sonra uçağa binebiliyorsunuz. (vurgun yeme olasılığı) Bu yüzden son gün dalış olmadı. Deniz’de yüzdük, Naama Bay’de dolandık. Gece 03:35’de İstanbul uçağı vardı. Gece 00:30 gibi otelden ayrıldık. Çok yorgun olsam da acayip mutluydum. Dönerken hep uyudum. 9 gibi İstanbul’a gelmiştik. İstanbul ekibi ile vedalaştık, Ankara uçağına yetiştik. 11 gibi de Ankara’ya gelmiştik.

Capture

Aylarca heves ile beklediğim dalış maceram bitmişti.. Şimdi ise istisnasız iki günde bir dalış videolarına bakıyorum ve şükrediyorum. Artık Dünya’nın başka yerinde de izlerim var. Dalış yapılabilecek en güzel yerlerden birine yaptım dalışımı.

Fotoğraf makinem yanımdaydı ama inanın hiç almadım elime. Hatta telefonla bile çok az fotoğraf çektim. Anı yaşamak istedim. Şimdiye kadar hiç yapmadığım bir tatil oldu. İlk yurt dışına Mısır’a çıkacaksın deselerdi inanmazdım. Çok güzel hatıralar ile döndüm, güzel insanlar tanıdım. Başka kültür görmüş oldum. Su altına bir kez daha aşık oldum.

Bana sorulan bazı sorular vardı. Aşağıda kısaca cevaplamaya çalıştım.

  1. Vize uygulaması var mı?

Evet, maalesef var. Meşakkatli bir süreç. Eğer gitmek isteyenler var ise iki ay öncesinden evrakları tamamlayıp, başvuruda bulunmak gerekli.

2. Kasım gibi gitsem dalış yapabilir miyim?

Evet, bunun için bir kısıt yok. Biz gittiğimizde hava sıcaklığı 42 derece su sıcaklığı 28 dereceydi. Uygun kıyafetler ile  her mevsim dalış yapılabilir.

3. Toplam maliyeti nedir?

Açıkçası ben grup ile gittim ve her şeyi (otel, tekne, transfer vb) Soner Hocam ayarladı. Bunlar için 655 Euro verdim. (İçinde günlük 2 dalış ücreti dahil.)  Thistlegorm batık dalışı 90, gece dalışı 40, ekstra dalış ise dalış başına 25 Euro verdim.

Yemek olarak otelde de yedik, yeri geldi dışarıda da yedik. Yemek olarak toplamda da 50 Euro harcamış olabilirim.

Uçak biletimi Mart ayı gibi almıştım. Ankara-Sharm gidiş dönüş 2.000 TL’ydi.

Çektiğim videolardan düzenlediğim video linkini aşağıya bırakıyorum. Daha bu su altında video çekme ve düzenleme kısmında çok acemiyim. İlk defa yaptım bu yüzden benim için çok kıymetli. Hayatınızda bir kere de olsa dalmayı deneyin arkadaşlar. Su altındaki hayatı, su altında solumayı tecrübe edin. İlerde bunları yapamayacak zamana gelip de keşke yapsaydım demeyin. En kötü “Discovery” dalışı yapın. Kim bilir belki tahmin ettiğinizden daha çok hoşunuza gider dalış 🙂

Altı, Üstü Bodrum :)

Konu başlığı ile çok uyumlu bir gezi yazısı olacak bu 🙂 Altı Üstü Bodrum çünkü gerçekten. Dalışa başladığımı daha önceki yazılarımda sanırım hiç söylemedim. Dalış benim uzun zamandan beri istediğim bir aktiviteydi. Geçen Eylül ayında da gerekli eğitimleri alıp, sınavları geçip başlangıç seviyesinde dalış belgemi almıştım. Ayvalık’ta da 4 adet başlangıç seviyesinde dalış yapmıştım. O dalışlar biraz sıkıntılı geçmişti. Hem yeni öğrenmenin verdiği heyecan, hem su altında olmanın verdiği psikoloji hem de suyun acayip soğuk olması (16 derece civarlarında) sıkıntılı geçmesinin başlıca sebepleriydi fakat yine de keyif almıştım. Bir de ufak tefek şanssızlıklar oldu. Maskem su aldı, burnum kanadı, kulaklarım acayip ağrıdı , acayip üşüdüm gibi gibi.. Ama bunların hepsi olabilecek şeyler bence. Yeni bir şeye uyum sağlamaya çalışıyordum çünkü. Neyse Ayvalık maceramı ayrı bir yazıda anlatmadım çünkü fotoğraf çekme fırsatı bulamamıştım. Bir de dalmak acayip yorucu bir şey ama ilk suyun altına girdiğimde yüzen balıklara bakınca sanki bize “Yaa burada ne işiniz var, burası bizim habitatımız” diyor gibilerdi :). Su içinde aldığım ilk nefes çok garipti. Kafamı kaldırıp yukarı baktığımda gördüğüm mavilik hafızama kazındı bir kere. Daha önce demiştim, bazı anları, sesleri ve zamanları özellikle hafızama kazırım ben. Her aklıma geldiğinde o zaman ki hislerime geri dönerim.

IMG_6940

Gel gelelim Bodrum meselesine. Soner Hocam (kendisini çok severim) mesaj atmıştı. Yılbaşında Kaş’a dalış var gelmek isteyen olur mu diye? Düşündüm, Ankara’da kalsam muhtemelen diğer yıllarda olduğu gibi uyuyarak girecektim. Annemlerin yılbaşı planlarına da dahil olmak istememiştim. Ben gelirim dedim. Daha sonra Kaş, Bodrum dalışı oldu. Benim için  yer önemli değildi. Kaş’a da Bodrum’a da çok uzun yıllar önce gitmiştim.

WhatsApp Image 2018-01-16 at 14.37.15

Neyse uçak biletimi aldım. Cuma akşamı saat 20:30’da Ankara’dan bindim. Daha önce gitmediğim bir yere tek başıma gidiyorsam biraz panik yapıyorum onu farkettim. Yani “Aman onu kaçırmayayım, şuna geç kalmamayım” gibi. Neyse uçak hava şartlarından dolayı baya bir havada dolandı ama sonunda Bodrum’a indim. Havaş’a bindim. Kalacağımız yere gittim. Eşyalarımı yerleştirdim. Soner Hocayı aradım yarın kaçta tekne ile açılacağız diye. 10:30 gibi dedi. Körfez diye bir yerdeyiz gel istersen dedi. Dalış ekibi de oradaymış. Çoğunu Ayvalık dalışından tanıyorum zaten. Tanımadığım bir kaç kişi ile de tanıştım. Gece 2’ye kadar sanırım oturduk, sonra odalara. Sabah hızlıca bir kahvaltı yaptık. Tekne Gümbet Marina’dan hareket edecekti. Eşyalarımızı aldık araba ile yirmi dakikalık bir mesafe gittikten sonra marinaya geldik. Hava parçalı bulutlu ve rüzgarlıydı. Zaten teknede de sadece bizim dalış ekibi vardı:D Sürekli dalga geçtik bu durum ile. Başka kim Ocak’da dalış yapardı zaten diye. Açıldık denize. O kadar çok dalga vardı ki, baya baya bir ara deniz tuttu beni. Bir yere yanaştık baktık olacak gibi değil dalgalar kayalara atabilir tekneyi başka bir yere gittik. İki ekip olarak daldık. Ben acayip gergindim. “Acaba unuttum mu, acaba bir sıkıntı olacak mı?” diye. Bir de dalmadan Soner Hoca aşağıda akıntı olabilir ona göre size geri dönün diyebilirim falan diye söyleyince iyice gerildim.

IMG_6952

Neyse teknenin altına ip gerildi. İpe tutuna tutuna dalışı gerçekleştireceğimiz yere geldik. Bu sefer derine dalacağımız için belli bir derinlikte 5 dakika bekleyecektik. Dalışı gerçekleştirdik. Tahmin ettiğim kadar panik olmadım. Sadece bir kere yanlışlıkla yine ekipten ayrılıp yukarı çıktım. Onun da sebebini öğrendim bu yüzden daha sonraki dalışlarda aynı problem ile karşılaşmadım. İlk dalıştan sonra ara verip bir şeyler yedik, dinlendik derken Soner Hoca ikinci dalış için hazırlanın dedi. Hazırlandık tekrar daldık. Henüz su altında çekim yapabilecek ekipmana sahip değilim. Bu yüzden maalesef size oraları gösteremeyeceğim. Kelimelerin yettiği kadar anlatabileceğim. Bir kere orası başka bir dünya. Daldığımda yüzeyde düşündüğüm hiçbir şeyi düşünmüyorum. Balık sürüleri aheste aheste hareket ederken bizim her şeye nasılda koşturmak için enerjimizi tükettiğimizi düşündüm. Gökkuşağı renkli balıkları takip ettim. Adını bilmediğim ince kılıç gibi burnu olan parlak renkli balıkları izledim. Kocaman deniz yıldızlarını (acayip severim) takip ettim. Kısacası etrafıma baktım, balıkları inceledim, bir de Soner Hoca’yı kaybetmemeye çalıştım 😀 İşinde o kadar ehil bir hoca ki. Onun yakınında olmak güvende hissettiriyor. Yaklaşık 45 dakikalık dalıştan sonra yüzeye çıktık. Ben yine üşüme silsilesi içinde üstümü değiştirdim, bir çay aldım. Geri dönüşe doğru yola çıktık aşağıdaki güzel manzara eşliğinde.

WhatsApp Image 2018-01-16 at 14.34.48

Tekrar odalara döndük, güzel bir akşam yemeği ardına yine ufak bir eğlence ve sonrasında dinlenme 🙂

IMG_6943

Bir sonraki gün yine aynı marinadan açıldık denize. Büyük Reef ve Küçük Reef olarak adlandırılan yere gittik. Gittiğimiz yerin altı bir dağ imiş. Yaklaşık 35-40 metre derinliğe kadar iniyormuş. Bu sefer tek ekip olarak herkes ile birlikte daldık. Bir ara su altında Soner Hoca beni çağırdı. Gittim yanına su altı bilgisayarı 29 metre derinliği gösteriyordu. Ben şok oldum tabi ki çünkü hiç o kadar derine indiğimizi tahmin etmiyordum. Herkes hep “26 metre derinliğe indik.” falan diye söyleyince ben şok olurdum. ” Nasıl yani çok derin değil mi?” diye sorardım.

IMG_6949

En son dalışım acayip keyifliydi. Deniz tavşanı gördük. Orfoz gördük. Yine o benim izlemekten acayip keyif aldığım gökkuşağı renkleri olan balıkları gördük. Bir sürü balık sürüsü gördük. Kafamı kaldırdığımda belli belirsiz mavilik içinde minik minik koyu renkli noktacıkları görmek acayip güzel bir şey benim için. Gerçekten herkesin hayatında bir kez de olsa görmesi gereken, deneyimlemesi gereken bir şey dalış. Düşünsenize aynı dünya üzerinde yaşıyorsunuz ama sadece bu dünyanın üstünü görüyorsunuz. Ya altı? Bilmiyorsunuz bile. Tekne ile geri dönerken gerçekten mutluydum. İyi ki dedim geldim. Bodrum’un altı bu kadardı 🙂 Bu arada bu yazıyı çok önce yazmama rağmen ancak yayınlayabiliyorum ve Soner Hoca çektiklerini Youtube’a eklemiş  🙂 Bu yüzden ne demek istediğimi aşağıdaki “Bodrum Dalışı” yazan yere tıklayıp video’yu izlerseniz daha iyi anlayabileceğinizi düşünüyorum 🙂

Bodrum Dalışı

Gel gelelim üstüne 🙂 O gün aynı zamanda yılbaşıydı. Bütün dalış ekibi ile bir yere gittik. Çok keyifli sohbet ettik. Çok güldüm, keyif aldım. Fotoğraf makinem ve tripod yanımdaydı. Yılbaşına nasıl girdiniz diye sorarsanız. Bodrum limanında, Bodrum kalesinin yanında havaifişek  fotoğrafı çekerek 🙂 Güzeldi, değişikti.. Daha sonra ekibin yanına döndüm. Eğlenmeye devam ettik. Şarkı söyledim, dans ettim, çok güldüm. Yıllardan beri geçirmediğim kadar güzel zaman geçirdim.

IMG_6938

Sabah herkes yola çıkacaktı. Biraz fotoğraf çektim. Sonra yola koyulduk. Yolda iki adet güzel yerde aşağıdaki fotoğrafları çektim. Yılın ilk günü bu şekilde geçmişti bile.

IMG_6954

IMG_6964

2017 yılı benim için çok farklı başlayıp, çok farklı bir şekilde bitti. 2017’nin başında biri gelip bana bunları bunları yaşayacaksın deseydi asla inanmazdım ama hayat bu her şey insanlar için bir kez daha anladım.

2017 benim için zordu, hayal kırıklıkları, üzüntülerin fazlaca olduğu bir yıldı. Çok bağırdım, çok ağladım, isyan ettim, yerlerde süründüm (Mecazi anlamda da değil :)) Sonra ayağa kalktım, üzerimdeki tozları temizledim. Yaralarımı sardım. Dostlarımı tanıdım. Kendimi tanıdım. Kim olduğumu, neyi sevdiğimi, neyi sevmediğimi kavramaya başladım. Daha güçlü oldum. Ailenin ve en zor zamanında sizin yanınızda olan dostların hayatta ki her şeyden önemli olduğunu kavradım.

Çok gezdim, çok yeni insanla tanıştım, çok güldüm, çok yemek yedim. Yapmak isteyip de yapamadıklarımı yapmaya başladım. En değerli şeyin insanın kendisi ve kendi mutluluğu olduğunu anladım. Sizin mutluluğunuzu önemseyen kişinin doğru insan olacağını ve yanınızda dik durabileceğini kavradım. Solan renklerim vardı benim ve bu renklerin solmasına neden olan olaylar, insanlar.. Hayatımdan bunlar çıkınca renklerime kavuştum ben. Belki de bu dalışta gökkuşağı rengini barındıran balıklara daha çok ilgimin gitmesi bundandı. Ruhum da daha renkli artık. Özgürüm sanırım, öyle hissediyorum..

2018’den herkesin bir dileği vardı çevremde. Benim yoktu, sanırım hala da yok. Öyle şeyler yaşadım, öyle uç şeylere şahit oldum ki sanırım sadece bu yıldan değil ama genel olarak beklentim hayattan düzgün insanlarla karşılaşmak.

WhatsApp Image 2018-01-17 at 15.38.33

Çok uzunca bir zaman beklenti içinde hayattan bir şeyler vermesini umunca, beklenti içinde olamıyorsunuz belli bir süreden sonra. Benimki de o hesap. Bu yıl neler olur bilmiyorum. Sadece üzülmemek istiyorum. Basitçe hayatı yaşayıp, mutlu olmak, eğlenmek istiyorum. Düzgün insanlar olsun istiyorum. Dimdik yanımda duran, gerçekten değer veren, elimden sımsıkı tutan, gözlerinin içinin güldüğü, birlikte saçmalayabileceğimiz, üzülebileceğimiz, sevinebileceğimiz birinin olmasını istiyorum. Sevdiklerimin hayattan istediklerinin bir bir gerçekleşmesini diliyorum. Kalbi güzel olan iyi olan herkesin; bu yıl karşısına güzel şeyler getirsin istiyorum.

Bu yazıyı okuyan herkesin şunu bilmesini istiyorum ki, hayatta herkes bir şey ile sınanıyor. Şuan bunları okurken hayatında neler oluyor, ne zorluklar yaşıyorsun bilmiyorum. Belki 2018 sana çok güzel şeyler getirecek belki de çok şeyi götürecek hayatından. Götürdüğü şeyleri geri getirme çalışma! Gitmesi gerektiği için, gittikleri zaman senin için daha iyi olacağı için gidiyorlar hayatından. İnan bana gitmemesi gerekenler, sana iyi gelenler, seni gerçekten değer verip önemseyenler her türlü fırtına da yanında olurlar. Koşullar ne olursa olsun bahanelerin arkasına sığınmazlar. Hayatında her daim, her koşulda, mutlulukta ve üzüntüde yanında olanlar varsa da onları kaybetme! Onlar denizdeki inciler çünkü. Çok yıpratma kendini kimse için. “Altı Üstü Hayat ” çünkü..

Not: Bu yazı taslağını çok önce hazırlamıştım, fakat yayımlayamamıştım. Yine hayatımın biraz dalgalı bir dönemindeydim.Özellikle yazdığım son paragraf bu dönemde bazı kararlar almamdaki doğruluk payını bir kez daha gösterdi. Hayattaki her şeyin herkesin gönlündeki gibi olmasını diliyorum sadece. Kötüler için kötü iyiler için iyi..

 

Canım Antalya

Antalya benim çocukluğumun geçtiği yer. Bu yüzden diğer çocukluğumun, gençliğimin geçtiği yerler gibi benim için çok özel. Özellikle dedemi kaybettikten sonra çok uzun süre gidemediğim bir yer.

Gel gelelim ben Antalya’ya neden gittim? İş için gittim. Hatta Antalya’nın merkezinde bile değildi gittiğim yer. Cuma günü iş için gidilecek, dönülecek daha sonra Pazartesi tekrar Antalya’ya gelinecekti. Ben hafta sonu Antalya’da kalırım dedim. Yine bir yalnız başına kalma macerası daha 🙂 Sevdim sanırım yalnız kalıp zaman geçirmeyi. Neyse yolculuğumuza başlıyoruz..

IMG_6536

Cuma sabahı Ankara’dan hareket ettik. Uçak sabaha karşı hareket ettiği için bu sefer çok dışarıyı izleyemedim ama Güneş’in doğuşuna yetiştim 🙂 Gerçekten keşke bulutların içinde/üstünde yaşanabilecek bir teknoloji bulunsa. Yetkililere sesleniyorum. Bulun şu teknolojiyiiii!! 🙂 Bu sefer sanırım derinlere dalıp gitmedim dışarıyı izlerken. Gerçekten şu duygu bana hala inanılmaz geliyor. Bulutlar var koca koca, kapkaranlık.. Bir saniye sonra bir bakıyorsun uçsuz bucaksız alabildiğine mavi  aşağısında beyaz kırıntılar atılmış gibi duran bulutların üzerindesin. Sorarım size sonsuzluğu daha nasıl tanımlayıp, gözlerimizle şahit olabiliriz ki? Benim için şu an yukarıda anlattığım duygu yetiyor sonsuzluğu anlamama.

Capture

Neyse uçaktan iniyoruz hep birlikte. İş için geldiğimiz için başkaları da var. Neredeyse Antalya’nın merkezinde on dakika bile durmadan iş için gideceğimiz yere gidiyoruz. Akşam yedi gibi Antalya’da kalacağım yere gitmek için ayrılıyorum diğerlerinden onlar Ankara’ya dönecek çünkü. Eşyalarımı yerleştirip biraz televizyona baktıktan sonra Konyaaltı’na mı gitsem diyorum. Hem biraz da acıkmıştım bir şeyler alır hem de denize yakın bir yere otururum dedim. Navigasyonu açtım siz diyin bir ben diyim iki saat aynı yerde döndüm durdum. Hava da karanlık nerede olduğumu da tam kestiremiyorum. Biraz da korkuyorum yani saatte geç biraz. Neyse hiç olmazsa hunharca yiyecek bir şeyler alıp kaldığım yere döndüm. O kadar çok şey almışım ki.. Gerçekten en son ben bile yediğim şeylere şaşırmıştım. İstanbullu Gelin vardı. Onu da açtım bir yandan yemek yiyip bir yandan tv izliyorum. Yorulmuşum bu arada onu farkediyorum. Zaten dizinin sonuna da gelemeden uykum geliyor. Ya ben tv karşısında uyuyakalan insanlara bayılıyorum. Ben asla uyuyakalamıyorum. Uykum geldiği an hoopp tv’yi kapat uyu modundayım. Sabah uyanamadım. Öyle hasta hissediyorum ki kendimi. Boğazım ağrıyor. Vücudumun kemiklerini kırmışlar sanki bir torbaya koymuşlar da birleştirmeye çalışıyorum gibi bir ağrı. Öyle anlatayım size. Ara ara uyandım geri uyudum. Bir uyandım saat 13:00. Biraz daha dinleneyim derken baktım saat 14:30. Hafiften de acıktım. Acıkmasam yine çıkamayacağım odadan o derece. Üstümü giyindim, makinemi aldım, kitabımı aldım. Kararlıyım bu sefer bulacağım Konyaaltını! Meğersem dün gece baya baya yanlış bir yer yazmışım. O kadar yakınmışım ki Konyaaltına.

IMG_6570

Yürüme mesafesi ile 20 dakika. Zaten Konyaaltına yabancı değilim. Yıllarca dedemlerin evinin balkonundan baktığım Falez otelinin önünden geçiyorum. Daha doğrusu geçmeye çalışıyorum. Biliyorum 100 metre ötesi benim çocukluğum, hayallerim. Dedem ile balkona çıkıp anneannenim meyve getirmesini beklerken çay içtiğimiz, dedemin kucağında oturan Serhat ile ” Dede, burdan kedi atsak ölür mü? Dede ya buradan atsak ölür mü?” oyununu oynadığımız, çok sıcaklarda anneanneme “Nolur bir gece balkonda yatalım” diye yalvardığımız, Perşembe pazarı yapıp elimiz kolumuz eve döndüğümüz, dedemin beni parka götürdüğü salıncakta sallandığımız ama sallanmak derken öyle şakadan değil. Öyle hızlı sallanma ki bu gökyüzüne dokunacağımı sandıklarımdan. Çocukluk işte..Öyle bir ev ki ilk erkek arkadaşımın bana mesaj attığı, çok küçükken bebeklerime kıyafetler diktiğim, büyük anneanneme bisiklet çarptığında apar topar getirdiğimiz, geceleri acıkınca ya da uyku tutmayınca gizliden gizliye mutfak kapısını açıp dolaptan yemek aldığım bir ev..

IMG_6612

Bu anlattıklarım ve hatta çok daha fazlası toplasanız on saniyede geçti aklımdan. Gitmeye o an cesaret edemedim. O evi sattık biz. O evi görmek demek, yiten hayallerim kırılan düşlerim, kırgınlıklarımın canlı bir tanığı demek. Sanki o evi görmesem yaşadığım şeyleri yaşamamış olacağım. Sanki hep o küçük Dilşad olarak kalacağım. Ne komik! Ama o an o tarafa gidemedim. Konyaaltına doğru ilerledim. Bir yer buldum. Dün o kadar çok yemişim ki gerçekten yemek görecek durumda değilim ama aç olduğum için yedim bir şeyler.

IMG_6537

Sonra indim Konyaaltına. En son 3 yıl önce gelmiştim bizim kızlarla.Daha ev satılamamıştı o zaman. Ne eğlenmiştik. Şimdi oralarda da çalışma var. Eski beach’leri falan kaldırmışlar hep. Hava güzeldi bu yüzden baya bir kişi oturuyordu sahilde. Bende gittim kendime sessiz bir yer buldum. Ayakkabımı, çoraplarımı çıkardım. Çantamı yastık yaptım kafama uzandım öyle. Oturduğum yere gidene kadar zaten baya bir fotoğraf çekmiştim. O an kitap da okumak gelmedi içimden sadece denizi izledim, dinledim, insanları izledim, taş topladım. Hava bozacaktı biliyordum hatta üşüyordum da ama gitmedim. Mecbur yağmur yağınca kalmak durumunda kaldım. Konyaaltı sahilinden ver elini Güllük caddesi.

WhatsApp Image 2017-12-17 at 19.20.21

Eskiden anneannemler de kalırken sıkılınca da böyle çıkar yürürdüm. Çok bir şey değişmemiş gittiğim yollarda.Kulağımda müzik ile ıslana ıslana yürüdüm. Bir baktım ki Liman’a gelmişim. Biraz fotoğraf çektim, aç hissetmiyordum o yüzden bir yerde yemek yemedim. Açıkçası şimdi düşününce zaman öldürmek için sanırım baya bir aynı yerlerde gezdim. Daha sonra yürüye yürüye gerisin geri Güllük Caddesine. Eskiden alışveriş yaptığımız yerlere, dondurma yediğimiz yerlere. İnsan beyni çok garip, hiç düşünmeme rağmen ayaklarım beni anneannemlerin evinin yoluna getirmiş farkında olmadan. Devam ettim. Eskiden dedemin bir arkadaşı vardı. Adını hatırlamıyorum. Dondurmacı dükkanı vardı.Hemen üstünde de evleri. Erkek çocukları vardı sanırım iki tane emin değilim. Hem dondurma yemeğe giderdik hem de onlarla oynamaya. Dedem ve dondurmacı amca tavla oynarlardı. Anneannem ve dondurmacı eşi yukarıda evde sohbet ederlerdi. Bizde dükkanda koşuşturup dururduk. Sonradan iflas etti o amca. Dedem hayatta iken çok önce bir kere gitmiştik ziyaretlerine.Şimdi neredeler hiç bilmiyorum.. Şimdilerde ise dondurmacı dükkanı yerinde yeller esiyor. Kebapçı gibi bir şey olmuş. Zaman işte..

IMG_6526

Yürümeye devam ettim. Üst geçit var tam 100. yıl bulvarının orada. Üst geçide çıktım. Işıkları yanıyordu çocukluğumun gençliğimin geçtiği evde.. Kaç dakika orada bakakaldım bilmiyorum. Hiçbirşeyi değiştirmemişler. Balkonda ki camlar, panjurlar.. Anneannem her gittiğimizde sildirirdi 🙂 Sonra mutfak balkonunda kanarya vardı. Sabahları o uyandırırdı bizi. Muhabbet kuşu kaçıyordu bir kere o balkondan. Neyse ki dedemin çağırmasına içeri gelmişti. Işıklar açık olan yer oturma odası. Yani eskiden öyleydi.Şimdi bilmiyorum.Bunlar aklımdan geçerken baktım ki ağlıyorum. Farkında değilim.

WhatsApp Image 2017-12-17 at 19.16.10

En zoru apartman girişini görmekti.. Dedem ile en son “İyi olacaksın, dede” diye çıkmıştık çünkü bir daha bu eve onunla hiç gelemeyeceğimizi bilmeyerekten. Dedem yıllarca apartman yöneticiliğini yapmıştı. Nasıl özenirdi kapı girişinde bulunan asmaya.. Kimse bakmıyor artık anlaşılan. Almış başını gitmiş çünkü. O evde geçen zamanlarımı anlatmaya sayfalar yetmez.Yürüdüm gittim arka sokaktan. Marketten birşeyler aldım, yürüye yürüye kaldığım yere geri döndüm. Aldıklarımı yiyip uyudum.

Sabah olunca direk yat limanına gittim. Bu seferde orada kahvaltı yapayım diye. Günlük tutuyorum ben. Önce yazdığım yazıların birinde demiştim sanırım. Çıkardım günlüğümü hissettiklerimi başladım yazmaya. Bir kısmını aşağıya bırakıyorum.

IMG_6598

“Kale içine geldim yine. Acayip acıktığım için limanı gören bir yere oturdum.Bir güzel yemek yedim.Biraz daha oturup limana doğru ineceğim sanırım.Hava kapalı. Sabah yağan yağmur durdu gerçi yağmıyor ama bugün montum ile çıktım. Dün gece bir ara “Aha şimdi hastalandık” demiştim.Çünkü baya rüzgar yemişim dün farkında olmadan.Şu an şükür iyiyim.Karnımda doydu.Bir tek spor ayakkabımı getirmeyi unutmuşum. Ayağımda botlar ile yürümek biraz zorluyor beni. Dün ayakkabı alacaktım kendime sonra neden bilmiyorum onu da unuttum.Şimdi de zaten akşama zaten gideceğim diyorum.Belki almam o yüzden. Bugün Antalya’daki son günüm. Yarın iş için Antalya’dan uzak bir yere gideceğiz. Hem içim biraz buruk hem de huzurlu. Buruk çünkü gideceğim için. Huzurlu çünkü yarım kalan bir şey yok. Geldim, gördüm ve gidiyorum. Bu yemek yediğim yerde huzur bulamadım.Sürekli ne yapıyorum diye bakan birileri var. Hatta biri geldi ne yazıyorsun dedi. En sinir olduğum şey.  Buradan kalkayım da karşı tarafta denizi gören başka bir yere gideyim.”

IMG_6539

Gerçekten sinir olarak kalkmıştım. Lara ve üç kapı tarafına doğru gidecektim.Fotoğraf çeke çeke gittim. İki tane Akdeniz Üniversitesi hemşirelik bölümünde okuyan öğrenci geldi.Lösemi hastaları için yardım topluyorlarmış. Alır mısın dediler. Alırım dedim. Fişleri de verdiler. Sonra uzaktan onları çekecekken gördüler. “Haddiiii gülümseyin” dedim. Nasıl tatlılardı. Sonra yoluma devam ettim.

IMG_6584

Acayip hoşuma giden bir şey oldu. Sokak hayvanlarına mama almak, onların aşılarını yaptırmak ve onlara kalacak yer sağlamak adına ufak hediyelik eşyaların satıldığı bir yer var. Hemen saat kulesinin oradan. Yolunuz düşerse ufak da olsa bir şeyler alın derim. Bir de kedi evleri var bir sürü.Üzerlerinde de kim yaptıysa kalp içinde onların isimleri. Takdir ettim. Tüm şehirlerde yaygınlaşmasını tüm gönlüm ile diliyorum.

IMG_6590

Dediğim gibi yavaş yavaş gezdim, kestane yedim, waffle yedim. Kale içinde bir çok dükkan kapalı. Sanırım yaz sezonunda olmadığımız için. O yüzden şuraya gidin buraya gidin gibi önerilerde bulunamayacağım.

WhatsApp Image 2017-12-17 at 19.16.11

Bir baktım saat 4’e geliyor. Üniversiteden uzun zamandan beri görüşmediğim arkadaşım ile görüşelim diye sözleşmiştik. Onunla buluştuk. Beni şu an adını hatırlayamadığım ama Üç Kapılar’a çok yakın bir yere götürdü. Herşey el yapımı. Bir de güzel tatlı bölüştük, eski günleri, hayatımızda olanları konuştuk. O anlattı ben şaşırdım. Ben anlattım o şok oldu 🙂 Güzel de canlı müzik vardı. Sonrasında beni kaldığım yere bıraktı. Daha iyi hissediyordum. Eşyalarımı topladım.Sonra da uyudum yarın iş için erkenden yola çıkılacaktı çünkü.

IMG_6605

Ankara’ya dönerken uçakta kitap okudum. Hava baya kötüydü zaten. Evimi özleyerek döndüm. İçim buruk ya da üzgün değildim. Dedemin yeri bende hep ayrı. Sadece beni büyütürken verdiği emekten dolayı değil. Benim ilk yakın kaybım aynı zamanda dedem. Sonrasında başka yakınlarımı da kaybettim fakat en yakınımdan ilk dedem gitti.Onu özlüyorum özellikle bazen aşırı. O gittikten sonra çok şeyler oldu. O hayatta olsa bunlar olur muydu bilmiyorum. Hayatımın en zor gününde onun mezarı başındaydım ben. Olanları anlattım ona hep. Onu düşününce içim de üzüntüden ziyade huzur oluyor galiba. Olduğu yerde iyi olduğunu hissediyorum.

IMG_6619

Şanlıyım ki anneannem ve dedem’in birbirlerine olan sevgi, saygısını görebildim.Onlar ki evlendiklerinde her ay sırası ile altılı çay kaşığı alan insanlarmış. O derece zorluklarla hayatta durmuşlar ama hayattaki zorlukları bahane edip birbirlerini yalnızlaştırmamışlar. Tam tersine birlikte gögüs germişler herşeye. Bunu yaparken kırmamışlar birbirlerini. Hayat hep toz pembe değil ya arada kavgalar olmuş ama o saygı ve sevgi hiç kaybolmamış.Birbirlerine hep “Güli’m” diye hitap ettiler. (Güli gül renklim demektir buarada ) Son ana kadar sevdiler hep. Öyle bir adam düşünün ki “Ben ölürsem Güli’ye ne olur” diyen…

IMG_6640

Ne Antalya’da ki evde geçen anılarımı ne de Anneannem ve Dedem arasındaki sevgiyi anlatabilirim size. Bu yolculuktan döndükten sonra huzurluydum. Dediğim gibi yarım kalan bir şey yok çünkü. Herşeyin bir zamanı var ya işte. Onların zamanı da birlikte bu dünya da o kadarmış. Onlar o zamanlarını boş geçirmemişler, çok eğlenmişler, çok sevmişler, fırtınalara zorluklara el ele dimdik birlikte göğüs germişler. Umarım herkese böylesi kısmet olur.

Herkesin kendi Güli’sini bulması dileğimle 🙂

Not: Fotoğraflar da yine en ufak bir oynama yok. Nasıl çekildiler ise o halleri ile ekledim.

Kendi Bageni’sini Arayan Küçük Kız

Şuan saat 6:46. Yol boyunca hissettiklerimi unutmamak adına telefonuma yazdım düşüncelerimi. Onca yol yorgunluğuna, yola rağmen bugün sabah saat 5 civarı uyandım. Gece de ara ara uyandım ama yerimi yadırgadığımdan değil, yağmur sesinin güzelliğinden.

Burası anlatılandan, gördüklerimden kat ve kat daha güzel.Dünden beri ne makinamı elime aldım ne kalem ne kağıt. Sadece önce doymak istiyorum buraya ne kadar doyabilirsem. Hali hazırda 3 gün daha buradayım ama şimdiden gönlümü bir hüzün kaplamıyor değil.. Neyse bunları zamanı gelince hisseder düşünürüz.

Ankaradan uçağa binip Trabzona gelmek 1 saat. Babam olmadığı için annem bıraktı havalimanına. Oradaki hislerimi aşağıya bırakıyorum.

“Havalimanında bekliyorum şuan. Baya erken gelmişim. Babam burada olmadığı için annem bıraktı. Hem heyecanlıyım hem de biraz korkuyorum. İlk defa yalnız seyahat edip hiç tanımadığım bilmediğim bir yere gideceğim. Ama iyi gelecek biliyorum, hissediyorum.

Hayatta ruhunuz bir kere çok ciddi yara aldığında daha ufaklari bile sizi tökezletmeye yetiyor. Biraz tökezledim sanırım bu ara ama tekrar dengeye geleceğim. Bu seyahati planlarken çok başka bir amaç için planlamıştım. Şuan ise çok farklı. Herşeyin bir nedeni var derler ya bu seyahatin amacı da tökezlediğim yerde bana bir durak olmasıdır belki de. Bu yazdıklarımı ekler miyim eklemez miyim bilmiyorum. Genelde eklemiyorum. Bende kalıyor ama bende kalan şeylerin de beni yordugunu hissediyorum artık. Yorulmak istemiyorum bu yüzden paylaşıyorum belki de..

Hava aydınlamaya başladı. Havalimani geldiğimde çok kalabalıktı Antalya uçağı kalkınca şuan bomboş hatta o kadar boş ki uzaktaki adamın horlamasini duyuyorum :). Karşımda bir çift var. Nereye gidiyorlar bilmiyorum ama sarılmış telefonda bir şeylere bakıyorlar. Mutlular. Bir gün bende bu şekilde seyahat eder miyim diye düşünüyorum. Neyse, biraz daha kitabima devam edeyim bir saat daha buralardayım nasılsa.”

Yukarıda yazdıklarımdan sonra yaklaşık iki saat kitap okudum. O derece erken gelmişim yani. Daha sonra uçağa binmek için kapıya doğru ilerledim. Kapıda beklerken bir farkettim ki yanlış kapıda bekliyorum.Neredeyse yanlış uçağa biniyordum daha doğrusu binemiyordum. Siz siz olun mutlaka kapı numarasını bir kaç kere daha kontrol edin.

IMG_6500

Uçağa bindikten sonra klasik kontroller, uyarılar derken bir baktım ki kaptan konuşuyor. Buraya kadar her şey normal ama konuşan bir kadın.. Nasıl gurur duyuyorum içimden “Helal olsun” nidaları eşliğinde. Çocukluk hayalimdi çünkü pilot olmak. Uçak havalanıyor. Bulutlar Trabzon’a her yaklaştığımızda daha çok artıyor. Bulutların üstünde olunca anlıyorsun ki karanlık sıkıntılı görünen herşeyin sonu er yada geç güneşlik. Aşağıdan baktığında hava kaplı iç karartıcı gibi görünse de belli bir mesafeye çıktığında ise yani bulutların üstüne havanın aslında günlük güneşli olduğunu ve tüm bulutların aşağıda kaldığını görüyorsunuz. Burda herşey çok güzel. Acaba insanlar ölürken de böyle mi görüyorlar dünyayi bilmiyorum.”Çok mutluyum bulutlar içinde bırakın beni.” diye bağırmak istiyorum.

Ekran Alıntısı.PNG

Çok keyifli bir yolculuktu. Ben gökyüzüne aşık bir insanım. Saatlerce izleyebilirim. Bu yüzden o bulutların içinden geçerken öyle mutluydum ki.. Kulağımda müzik daldım gittim güzelliklerine. Adeta bembeyaz bir şeker pamuğu dünyasının içine girmiştik.Hele bir ara Deniz’in üzerinden geçerken neresi yeryüzü neresi gökyüzü tüm algım kapandı. Çok mutluydum o an suratımda aptal bir gülümseme.Yanımdaki teyzenin bu kız deli bakışları 😀 Umrumda değildi, olmayacakta.

Trabzon’a indiğimde kendimi daha iyi hissediyorum. Şivelerine bayılıyorum acayip hoşuma gidiyor. “Hadi geliyuruk da” diyor arkamda bir teyze. Gidip yanaklarından öpesim var. Türkiye de çok yer gezdim. Neden bu taraflar beni etkiledi diye düşünüyorum. Sanırım kendine o kadar has öyle şahsına münhasır ki… Hayatta kendine has olan herşeye zaafim ve saygım olduğu gibi,buraya da öyle.

Fındıklıya gelmek çok kolay. Havalimanı önünden kalkan Havaş otobüsleri sizi Hopa’ya kadar bile götürüyor. Atladım hemen. Hava kapalıydı zaten üzerine yağmur atıştırdı birde.Dışarı bakarken ağzımdan birazdan yazacağım cümle döküldü istemsiz..”Ankara’dan gideceğim ama bir ay sonra ama bir yıl sonra.. kararımı verdim.” Evet gideceğim. Ne zaman ne şekilde bilmiyorum ama bu şehir ruhumu, enerjimi bitiriyor benim.

Rize’ye yaklaştıkça gün açıyor, bulutlar dağılıyor. Karadeniz’in dalgaları ile ne demek istediklerini çok daha iyi anlıyorum şuan. Hırçın güçlü kayayı döver gibi .
Bir rivayete göre gökkuşağinin altından geçer ve dilek tutarsan olurmuş. Karadeniz beni gökkuşağı ile karşıladı bugün.. Dilekler olur mu dersiniz, yoksa kalır mı başka bahara..
Ekran Alıntısı

Bu yolculuğa çıkarken gerçekten canım sıkkındı. Ama Karadeniz öyle bir kucak açtı ki bana sanki gel bu limanda dinlen, mutlu ol der gibi. Bende öyle yaptım zaten. Yol boyu Karadeniz’in hırcın dalgalarının taşları nasıl dövdüğüne şahit oldum. Bir anda o hırcın denizin süt liman oluşunu izledim.

Bunları düşünürken Fındıklı ya geldik. Geçen geldiğimizde topluca Orme tostu yiyememiştik. Acaba onu mu yesem dedim, sonra vazgeçtim Evrim’i aradım. Evrim Bageni’yi işletiyor. Daha önce de telefonda konuşmuştuk Fındıklı’ya gelince ara aşağıdaysam seni de alırım öyle geçeriz demişti. Toplantısı varmış tamam dedim atladım bir taksiye. Sulak Köyü zaten buraya 8 km uzaklıkta.

Taksici amca normalde tır şöforuymus. Taksiye de oğlu bakıyormuş. Yol boyu sohbet ettik. Oğullarından bahsetti. Çevremdeki çay bahçelerini gösterdi. Yılda 3 ya da 4 hasat olurmuş. Çoğu çay bahçesinin son hasatı da bitmiş. Mayıs 10’da toplarız bir daha dedi.  Konu konu açarken Sulak Köyünden geçtik. Bageni daha yukarda zaten her birkaç km’de bageni tabelasini görebiliyorsunuz derken geldik dedi. Zaten kırmızı tahtalı evi görünce geldiğimizi de anlamıştım. İndim ve yolculuğun başında olan o tüm ağırlık kalbimden kalktı. Daha önce buraların fotoğraflarını gördüm ben. Gerçeğini gördüğümde hiçbirşeymiş, gelip görünce anladım.

IMG_6308.JPG

Osman abi karşıladı beni güleryüzlülükle. Eşyalarımı 5 numaralı can odama bıraktıktan sonra (özellikle böyle diyorum çünkü bir ömür kal deseler kalırım burada) mutfağa geçtik.

IMG_6108

Kapıda Şükran teyze karşıladı beni. O kadar sıcak kanlı ki. Sarıldı öptü soba da yanıyordu hemen bir sandalye çektik. Çay içer misin dedi tabiî ki dedim. Çay benim hayatım 😀 Saatlerce sohbet ettik. Laz böreği yedim. Şükran teyze bize muhlama yaptı. Burada içtiğim çayın bende bıraktığı duygu ölsem unutmam. Benim öyle huylarım vardır. Bazı yerlerde hissettiğim duyguları kalbime kazırım unutmamak için. Yıllar geçse de o anı düşündüğümde kalbimde yine aynı his olur. Burada içtiğim çayı da her düşündüğümde aynı duyguları içimden geçiriyor olacağım biliyorum, çünkü kendimi tanıyorum.

IMG_6122

Otururken Nermin Teyze geldi. Evrim’in annesi. O da bana içten sarıldı, nerden geldim naptım konuştuk uzunca. Çay sohbet derken saat 4’e gelmeye başladı. Nermin teyze gel restaurant’ta çıkalım dedi. Mutfak ve restaurant arası yaklaşık 2-3 dakika.Öyle de güzel bir patika yapmışlar ki Nermin teyze anlatıyor bir yandan. Akşam da yürünebilmesi için tellere lambalar koymuşlar.

IMG_6484

Buradaki yeşilliği anlatmaya zaten ne kelimelerim yeter ne çektiğim fotoğraflar. Bir de alabalık havuzu yapmışlar. Daha tam bitmemiş ama bence bu hali bile mükemmel. İçinde de alabalıklar var, biraz kurumuş sararmış yapraklar..

IMG_6497

Onun haricinde burada film izlemek ya da bazı etkinlikleri yapmak içi bir perde mevcut. Bir de müzik çalınabilmesi için bir alan. Derken biraz daha yukarıya gidiyoruz Yaşar amca ile karşılaşıyoruz. Bahçe de toprak ile uğraşıyor. Selamlaşıyoruz. Yaşar Amca Evrim’in babası. Restarurant benim bildiğim hiçbir yere benzemiyor.Bütün detayları çekebilir miyim emin değilim ama o kadar el emeği var ki.. Burada hiçbirşeyin fabrikasyon olmadığını anlamamak mümkün değil. Nermin teyze sobayı ve ateş başı diye tabir edeceğim yerdeki ateşleri yakmaya çalışıyor. O bunları yaparken yardım edeyim mi cümlesi bile çıkamıyor ağzımdan. Çünkü aşık oldum buraya, manzaraya yeşiline mavisine.. Pencereyi açıp dışarıyı dinliyorum gözlerimi kapatıp. Kaç dakika öyle kaldım bilmiyorum. Sonra kapattım pencereyi oturdum ateş ocağının oradaki sedirlere.

IMG_6209

Nermin teyze çay içer misin dedi tabii ki dedim. Bir güzel çay içmeye başladık. Bu arada Yaşar amca geldi. Hayatımda böyle keyifli sohbet ettiğimi hatırladığım çok az anım vardı. Yaşar amca ile yenisi eklendi. Sabaha kadar anlatsa dinlerim sıkılmadan. Konuşmaya başladık ateşin orda sandalye var gel dedi otur keyiflidir arkana yaslan. Dediğini yaptım Yaşar amca ile hem sohbet ediyoruz hem de ateşi yakmaya çalışıyoruz. Nihayet yandı. Hiç hayatında ateş yaktın mı dedi. Hayır dedim..  Hayır derken ki gönlümden geçenler neydi biliyor musunuz? Çok uzun süre çok basit ama istediğim çoğu şeyi yapmadım.. Evet ateş yakmak çok basit bişi ve bu yaşıma kadar hiç yapmamıştım. Şükür ki artık öyle değilim. İstediğim şeyleri yapabilecek gücü kendimde buluyorum. Özgürüm hiç olmadığım kadar. Aklım, kalbim, bedenim ama en önemlisi ruhum özgür..

IMG_6131

Koyu bir sohbete dalmışken Nermin Teyze Termos yiyelim diyor. Termos ne bilmiyorum. Öğreniyorum ki aşure benzeri bir şey. Sadece şeker konmuyor üzüm suyundan yapılıyor. İçinde mısır fasulye var. Yaşar amca ile hem fikre varıyorlar yarında ekşi elma doğrayayım da koy diyor Yaşar amca. Aralarındaki huzur kalbime dokunuyor. Maşallah size diyorum içimden.

IMG_6524.JPG

İki tabak termos yedim. Sonra uça geldi. Uça Lazca da kara demekmiş. Kendi de simsiyah dünyalar güzeli bir uça. Islanmış dışarıdaki yağmurdan. Ayaklarımın dibine ateşin basına geliyor. Seviyorum seviyorum uyuyor orda. Mutfaktan arıyorlar. Komşular gelmiş, sabah Şükran teyzeler konuşuyordu hamsi yapacağız diye.

IMG_6306

Yürüyerek Nermin teyze ile mutfağa geçiyoruz. O kadar sıcaklar ki hepsi ile sarıldım. Hemen masaya geçtik. Hamsi, mısır ekmeği ve havuç salatası. Beni tanıyanlar bilir. Ben balık yemem ama burası öyle bir yer ki hayatımda ilk defa hamsi yedim hem de kaç tane. Bir de burada lahananın o kadar çok çeşidi var ki.Masada geyiği dönüyor.Dün ne yedin Lahana çorbası, Dün ne yedin Lahana ezmesi diye:D Öyle çok doydum ki ama tadına da bakmak istiyorum alıyorum bir parça mısır ekmeğiyle.Öyle güzel ki tadı..

Sonrası ise benim için bayram. Kendi bahçelerinde yetişe bal kabağı tatlısı geliyor masaya. Üzeride fındık kaplı. Ufff o kadar tok olmama rağmen öyle çok yedim ki.

IMG_6132

Burada en çok hoşuma giden şey, samimiyetleri hoş sohbetleri bir yana, her şeyi birlikte yapıyorlar. Kadın erkek demeden biri masayı siliyor diğeri tabakları koyuyor. Çay da soba da herkes gülüyor.Size huzurumu anlatamam.Burada insan yaşlanmaz.Öyle içten öyle doğallar ki. Nolur hep aranızda kalayım demek geliyor içimden.

Ekran Alıntısı

Erkeklerden bir kısmı kağıt oynamak için masaya giderken, bizde çaylarımızı alıyoruz. Sonra Şükran teyze fındık getiriyor ayıklamamız için. Bir çuvalı bitirmiştik ben kalktığımda acayip mutluydum. Konuşmaları gülüşmeleri zaten anlatabilmem mümkün değil. Çay fındık kahkahalar derken uykum geliyor. Ben artık geçeyim diyorum. Evrim sağ olsun benimle geliyor pansiyona sobayı yakmıştı ama kontrol ediyor.

Ekran Alıntısı

Kısaca hikâyesini anlatıyor.3 sene uğraşmışlar burası için. Kaldığım yer 100 senelik bir yer. Yukarıda bir yer daha var oranın 210 senelik olduğunu söylüyor. Eski fotoğrafları anlatıyor duvarda asılı olanların.

Ben buranın fotoğrafını çok önce görmüştüm. Aşağıdaki pencerenin olduğu sedirlerin olduğu yer benim için cennet. Biraz orda kalıyorum sonra can odama. Perdeleri açıyorum yatağa uzanıyorum yağmur sesleri ile uyuyakalıyorum.Uzun zamandan beri uyumadığım kadar iyi uyudum.. Beni burada bırakın.

IMG_6482

Not: Şansıma hava açtı. Evrim’in tabiri ile” Senin için güneş açtı” 🙂 Şanslıyım sanırım ne dersiniz.?

Yukarıda yazdıklarımı Bageni’den ayrılmadan yazmıştım. Aslında her günümü orada yazmak istiyordum ama inanın gezmek oradaki insanlarla birlikte olmak daha cazip geldi. Şuan havaalanındayım. 1 saatlik rötar yedim.Ankara da acayip yağmur varmış.. Sanki gelmeyeyim diye yapıyorlar.. Hiç gelesim yok zaten..

Neyse, diğer günlerimi anlatmaya başlamak istiyorum. İkinci gün erkenden uyandık. Nermin teyze, Yaşar amca, Evrim ve ben güzelce bir kahvaltı yaptık. Sonra da Evrim ile birlikte ver elini dağlar. Açıkçası gittiğimiz yerlerin adını şu an hatırlamıyorum ama baya bir yürüdük. O kadar yakın dağlarda kar vardı ki açıkçası bu kadar yakında olmasını beklemiyordum.

IMG_6176

Bu arada da uça da bizimle. Canım benim şimdiden özledim onu.. Öyle akıllı bir köpek ki. Arada kayboluyor sonra tekrar yanımıza geliyor. Çevremizde dolaşıyormuş  ve kolaçan ediyormuş bu arada o kadar yakında ayılar varmış ki. Korkmuyor musunuz diyorum. Neden korkalım, asıl korkulması gerekenler insanlar diyorlar. Cevap veremiyorum haklılar.. Bu arada Bageni’nin ne anlama geldiğini merak ediyordum. Ben sormaya fırsat kalmadan Evrim soruyor Bageni ne demek biliyor musun diye? Sizce ne demek 🙂 Hem anlatacağım ama aynı zamanda aşağıya bir fotoğraf bırakıyorum.

IMG_6381

Bageni aşağısında hayvanların kaldığı üstünde ise insanların çay toplamak vb gibi nedenlerden dolayı kısa konaklamalar yaptıkları ev demekmiş.. Anlamı sizce de çok güzel değil mi? Bageni’ye bir kez daha aşık oldum. Dağ bayır, bageni bageni saatlerce gezdik. Arada fotoğraf çektim. Uça ile koştuk. Sonra Ihlamurlu köyünün tam karşısında semaverde çay içtik, yanında en sevdiğim çikolata ile birlikte hem de.Daha sonra kendi bagenimize dönmek için dönüş yoluna çıktık. Evrim orda kendi tanıdıkları ile karşılaşırken, uzun zamandan beri yapmak istediğim uzun pozlama denememi ufak şelale tarzı bir yerde denedim. Bence güzel oldu, güzel olmasa bile uzun zamandan beri yapmak istiyordum, beni mutlu etmişti..

IMG_6272

O kadar güzel bir akşam yemeği hazırlamıştı ki Nermin teyze. Hepsini sildim süpürdüm. Akşam ise yine Şükran teyzelerin evinde toplandık. Diğer komşular ile birlikte. Ne kadar içten, mutlu, eğlenceli olduklarını yinelemeyeceğim. Sesimi çıkarmayıp onları dinlemek, gülmek ve nolur beni hep burada yanınızda tutsanıza diye içimden geçirmek..

Biraz daha oturduktan sonra, pansiyonun en sevdiğim yeri olan cam kenarına gitmek istiyorum. Herkese iyi geceler diliyorum. Pansiyona gidiyorum. Soba, karşımda Karadeniz hava açık ve kocaman bir Dolunay.

IMG_6479

Bir zamanlar mandala boyardım. Yazının başında bahsetmiştim. Canım sıkkındı buraya gelmeden önce. Yine mandala boyamaya başlamıştım. Burada onlara hediye olarak vermeye karar veriyorum. Açıyorum bir şarkı yaklaşık iki saat o şekilde boyuyorum. Daha sonra ise can odama çıkıyorum ve uykunun beni esir almasına izin veriyorum. Bu arada nevresimler ne ile yıkanıyor bilmiyorum ama acayip güzel ve keskin nane gibi bir koku geliyor. Arada uyandığımda tahta kokusu ile karışık bu keskin kokuyu içime çekmek beni çok mutlu ediyordu.

IMG_6519.JPG

Karadeniz’e ilk geldiğimde ne kadar yorgun olursanız olun birkaç saat uyku ile acayip dinç uyanıldığını söylüyordu herkes bana. Gerçekten öyle bunu söylediğimde de tahta bir evde uyumanında buna faydası olduğunu söylüyorlar. Haklılar da.. Bu sefer bir önceki sefere göre daha geç kalkıyorum, yine çok güzel bir kahvaltı. Ardından Yaşar amca gel diyor seninle karşıdaki mahalleye gidelim. Size bahsetmiştim bir alabalık havuzu yapmışlar. Oradan aşağıya doğru gittiğinizde ormanın derinliklerine girmiş oluyorsunuz.  Kara orman meyvesi, hurma, fındık, kızılağaç ne ararsanız var. Bazı yerler o kadar sık ki güneş ışığı öyle bir azalıyor ki.

IMG_6406

Bir anda akşam oldu sanıyorsunuz. Yaşar amca ile sohbet etmek öylesine keyifli. Uça yine bizimle. Arada çıkıyor arada kayboluyor. Yaşar amca buralarda yaban domuzları ve ayılar olduğundan bahsediyor. Elinde de orak ile ara ara yollarımızı açıyor. Yanıma telefonumu da almamıştım. Bir tek makinem ve ben.. Saatim de yoktu zaten kolumda. Kaç saat yürüdük kaçta bageni’den ayrılmıştık bilmiyorum çünkü bilmek istemiyorum. Karşı mahalleden bizim bageni’nin olduğu yere bakıyoruz. Pansiyon kırmızı tahtaları ile o kadar güzel duruyor ki.

IMG_6378

Yaşar amca ile yürürken akrabaları ile karşılaşıyoruz. Teyzem nasıl içten sarılıyor nasıl güler yüzlü. Normalde çay içmeyecektik direkt bageni’ye dönecektik ama teyzem o kadar çok ısrar ediyor ki Yaşar amca’da “Sen karar ver dilşad” deyince diyorum ki tamam bir çay içelim. Oturuyoruz çaylar, biskuviler geliyor masaya. Bekar mısın kızım diyor teyze, Bekarım diyorum. Ooo diyor seni alalım buraya laz gelini yapalım 😀 Olur teyze diyorum benim de buralarda yaşamak için bahanem olmuş olur. Gülüşüyoruz. Sohbet sohbeti açıyor. Yaşar amcanın olduğu yerde keyifli bir sohbetin olmaması imkansız. Hadi kalkalım diyoruz. Biraz daha mahallenin ilerisine gidip gerisin geri döneceğiz. Uça ben Yaşar amca. Orda da evin kurt kırması köpeği var. Korkuyoruz saldırır mı diye yok diyorlar.Gidiyoruz ki kocaman hindi, bir sürü civciv horoz.

IMG_6454

Orada da yaşar amca bir tanıdığı ile ayak üstü sohbet ediyor. Derken artık döneceğiz ama kurt köpeği uçaya izin vermiyor. Sürekli önünü kesiyor. Derken bir kavga kıyamet.Kurt köpeği yapışıyor uçanın boynuna. Olduğum yerde dona kalıyorum.Ben zaten böyle olaylarda tepki veremiyorum. Bu iyi bir şey değil ama yapamıyorum işte. Yaşar amca hemen orağı ile aralarına giriyor. Kurt köpeğine de zarar vermeden ayırmaya çalışıyor ama nafile kurt köpeği bırakmıyor. Evlerinde çay içtiğimiz amca su döküyor o da panikliyor ama nafile. Derken bir şekilde köpek yoruluyor ve bırakıyor uca’yı. Yaşar amca kurt köpeğini tutarken ben uçayı alıyorum götürüyorum. Ortalık sakinleşiyor ama Yaşar amca bir geliyor eli kan içinde. Ya o boğuşmada köpeğin dişi geldi ya da orağın sivri kısmı. Ufak bir pansuman yapıyoruz. Normalde yürüyerek dönecektik ama o halde de dönmek istemiyoruz. Yaşar amcanın akrabası bizi araba ile bagenimize bırakıyor.

IMG_6217

Bageni’ye geldiğinde saatin kaç olduğunu anlayabiliyorum.Akşam olmuş. Tahminimce biz 11 civarı yürümeye başlamıştık. Döndüğümüzde saat 5’di. Bu yürüşte hayatımda yemediğim kadar güzel elma, yabani hurma ve limon ayvası yedim. Çiçekler topladım. Saçlarıma taktım. Yaşar amcanın topladıklarımı koyması için yaptığı şişeye doldurdum hepsini. Geze geze fotoğraf çeke çeke geldim. Topladığım çiçekleri bu kez yanıma almadım. Restauranttaki masada bıraktım. Ait oldukları şeyleri ait oldukları yerde bırakmak gerekli çünkü. Artık buna inanıyorum..

IMG_6413.JPG

Akşam Şükran teyzelerde değil.Aşağıdaki komşularda toplandık. Yine çay biskuvi gofret. Kısacası sımsıcak bir soba muhabetti gecesi daha.

Bir sonraki gün Evrim’ın fındıklıda işleri vardı. Sende gelir misin dedi gelirim dedim. İndik sağolsun Anka kafe diye bir yerde önce kahve içtik, sonra kuzenin atölyesi var oraya uğradık.Konuşmaları o kadar güzel ki.. Bir de arada lazca’ya dönüyorlar.Ne dediklerini anlamıyorum ama acayip hosuma gidiyor. Sanırım beni eski zamanlara götürüyor.. Rahmetli dedem ve annesi de kendi aralarında Türkçe konuşmaya başlar sonra arada Çerkezceye dönerlerdi.Çok hosuma giderdi. Burada baya oturduk. Yapılan ağaç işlerini inceledim. Karadeniz insanı acayip yetenekli.Genlerinde var bence. Kadınlarının yemekleri acayip güzel. Erkeklerinin ise el becerisi çok yüksek. Kendi aralarında doğanın içinde böyle bir ortam yarattıkları için onlar adına mutlu oluyorum.

Veeee meşhur orme tostunu bu kez tadabildim. Gerçekten güzel.Yediğimi içtiğimi paylaşmayı sevmem bu yüzden bir fotoğrafını eklemeyeceğim ama merak edenler internete yazıp nasıl bir şey olduklarını görebilirler 🙂

Biraz daha oturduktan sonra Bageni’ye geri dönüyoruz. Akşama yine Şükran teyzelerdeyiz. Bu arada mandalamı bitirip bırakıyorum bageni’ye. Mandalaya Ankarada başlamıştım. Ankara da başladığımda kullandığım renklere bakıyorum karmakarışık.. Bir de burada renklerdirdiğim kısma bakıyorum. Renkler daha düzenli, daha sakin..

IMG_6135.JPG

Burada yazıp, anlatmak istemediğim çok güzel sohbetler yaptım. Anlatmak istemiyorum çünkü bana kalsın istiyorum. Her konudan konuşmak istediğim her konuyu istediğim herkes ile konuştum. Çok güldüm. Telefon ile konuştuğum herkes sesin cıvıldamış yine dediler. Öyleydi, gerçekten öyleydi.Ruhum dinlendi, aklım dinginleşti.

IMG_6330.JPG

Bir pencereden ne kadar çok dışarı bakılabilirse baktım. Kendi kendime konuştum. Anlattım, dinledim. Kendi ruhumu, kalbimi ve aklımı dinledim. Hepsini ayrı ayrı.. Ne kadar çok yeşile bakılabilirse baktım. Gözlerimi kapattım.Dereyi, baykuşları dinledim. Bunları yapmak için yapmadım. İhtiyacım vardı.

Ekran Alıntısı.PNG

Gitmeden bir gün önce çökmüştü kalbime gidecek olmanın ağırlığı. Yapacak bir şey yoktu. En son gün biraz daha fotoğraf çektim. Kafka okudum. Hamakta sallandım. Kivi topladım.Çokça fındık yedim. Hurma, kivi ve çığ fındık verdiler bana sağolsunlar Yaşar amca, Nermin teyze ve Evrim. İyi ki böyle bir yer yapmışlar. İyi ki haberim olmuş. Elinize emeğinize sağlık.. Altı gibi vedalaştım herkes ile. Yine geleceğim dedim. Yedi de Havaş’a binmiştim. Yolda öğrendim ki Ankara’da acayip yağmur varmış. Uçak 1 saat geç kalkacakmış. Hay ben böyle işin dedim. Nitekim saat şuan 23:13. Uçak’ın 00:05’te kalkması lazım ve ben havalimanında oturdum yazımı bitirdim.

IMG_6513

Şuan hissettiklerimi yazıp yazmak istemediğimden emin değilim ama Yaşar amca ile uzun yaşamanın sekiz yolundaki 2.madde de söylediği üzere “Hissettiklerini  paylaş” a istinaden sanırım yazacağım.” Arka da da Gripin-Sustukların Büyür” içinde çalıyor. Murphy işte..

Yorgunum. Fiziksel olarak değil ruhen. Eskiden tolere edip görmezden gelebildiklerimi artık yapamıyorum. Bir beklentim yok ne hayattan ne bir kimseden. Kendim ile daha çok mutluyum. Duygularım ile hareket edemiyorum. Mantığım hep üç adım daha önde. Arada hayatımda olan dalgalanmalar yoruyor ruhumu sadece. Dengeye ulaşabiliyorum, ama çabuk da o dengeden kopuyorum. Hayatıma dokunanların, hep o beklediğim sonunda sırtımı yaslayıp, salakça gülecek yeri gelecek ağlayacak yeri gelecek sımsıkı sarılacak ama sonunda sualsiz bir şekilde güveneceğim insan olacağını sanıyorum. Tüm ışıklar sönse de, gözlerinde olan/olacak o ışığa bakıp gülümseyebileceğim kişinin geldiğini sanıyorum. Dediğim gibi artık sanmak yetmiyor. Emin olmam gerekli.. Görmem gerekli.. Sanırım artık sanmayı da bırakıyorum emin olmayı da. Çünkü o camdan bakarken dinledim kalbimin, ruhumun, aklımın istişaresini. Kalbimi, ruhumu ve aklımı da özgür bırakıyorum. Düşünmemeyi seçiyorum. Umut etmemeyi..Özgür olmayı seçiyorum yerde gökte deniz de…

Not: Bir önceki yazımda daha çok fotoğraf eklenmesinin iyi olacağına dair yorumlar almıştım. Umarım bu sefer yeterince ekleyebilmişimdir. Fotoğraflar tamamen orjinal. En ufak bir oynama bile yapmadım. Yazım hataları olabilir. Şimdiden affola 🙂

Göynük Nam-ı Diğer Diyarı-Akşemseddin

Fotoğrafçılık için gittiğim AFSAD’in (Ankara Fotoğrafçılar ve Sanatçılar Derneği) organize edeceği geziyi duyunca çok heyecanlanmıştım. Hali hazırda İran’ın başkenti olan Tahran’a yapılan geziyi kaçırmıştım. Bu sefer yapılan geziyi kaçırmak istemediğimden hemen kayıt yaptırdım.

Servis aracının beklediği ve herkesi toplayacağı yeri tabi ki yanlış anlamıştım.Sabahın yedisinde Karanfil sokaktan Sezenler sokağa doğru koşan bir tip vardı.”Nasıl olsa yetişirim yeaa” rahatlığı tabi ki işe yaramamıştı 🙂 Nefes nefese kalarakta olsa servis kalkmadan iki dakika önce servise yetişebildim.

Arada bana olur.Bir yere gitmeyi çok istesem de “evde mi kalsaydım” hissiyatı çöker bazen içime.Size de olur mu bilmiyorum ama servise oturunca yine böyle bir his ile “keşke şuan evde olsaydım” diye düşünüyordum oysa ki gün sonunda bu his yerini “iyi ki de geldim” hissine bırakacaktı.

Ankara’dan hareket edip daha önceden belirlenen duraklardan herkesi aldık.Toplamda 17 ya da 18 kişiydik.Fotoğraf konusunda bu sanata yıllarını verenler olduğu gibi benim gibi yeni yeni başlayanlarda vardı. Fujifilm’den Hazar’da bize eşlik ediyordu. (Hazar dediğime bakmayın aslında orada tanıştık ama yaşlarımız yakın olduğu için Hazar Bey demek garip geldi.Genelde de bu ikileme düşerim 🙂 ) Daha önceden planlandığı üzere isteyen kişiler kendi makineleri ile çekip yapmak yerine Fujifilm tarafından ücretsiz dağıtılacak makineler ile çekim yapabileceklerdi.Ben kendi makinem ile çekim yapmayı tercih etmiştim.Nefes nefese koşmanın,uykusuz olmanın ve hiçbir şey yememiş olmanın verdiği sıkkınlıkla yolu seyrederken bir bakmışım ki Ayaş’a gelmişiz. Orada durup bir şeyler atıştırıp üzerine bir de çay içince kendime gelmiştim. Seyahat ederken en büyük keyfim müzik dinlemektir. Yola dalar giderim müziğinde etkisi ile. Yine böyle bir ruh halinde iken Sinan Abi ( Daha sonra çok bahsedeceğim.)  Nallıhan’ı anlatmaya başladı. Ankara’ya bu kadar yakın böyle bir yer olduğunu bilmiyor olmak beni biraz utandırsa da Sinan abiyi pür dikkat dinledim. Öğrendiklerimi sizinle de paylaşmak isterim.Nallıhan Ankara’ya 160 km uzaklıkta bulunan Ankara’nın bir ilçesi. Aynı zamanda eski İpek yolu üzerinde bulunuyor.Bunun yanı sıra bor ve kömür madenlerinin bolca bulunduğu bir yer. Toprak yapısı o kadar değişik ki insanın dikkatini çekmemesi imkansız.Yolda giderken kocaman bir dağ var sanırım Nallıhan halkı bu dağa “Paris” adını vermişler. Gerçekten büyük. En alt kısımları yeşilin tonları ile başlıyor orta kısımları kırmızı en üst kısımları ise turuncu tonlarını barındırıyor.Sinan abinin söylemi ile de gün batarken buraların fotoğrafını çekmek güzel bir deneyim olabilir. Bunun yanı sıra Nallıhan birkuş cennetiymiş. 187 farklı kuş çeşidinin olduğu bir yer.Özellikle göç zamanları orada bulunan nehrin üzerinde o kadar çok kuş olurmuş ki nehri görmeniz imkansız hale geliyormuş.

Nallıhan’dan kısa bir süre sonra Göynük’e varıyorsunuz. Ufacık bir yer.Bende ufacık bir yerde büyüdüğüm için acayip rahat hissediyorum kendimi bu tarz yerlerde. Göynük’te ki evler Eski Safranbolu evlerini anımsatıyor bana. Kısaca Göynük’ten bahsetmek gerekirse, Tarihi İpek yolu üzerinde bulunan ve 1292’de Osmanlı topraklarına katılan bir Osmanlı Kenti. Otobüs terminalinin hemen karşısı şehrin merkezi.Aynı zamanda Akşemseddin hz. asıl adı ile Şeyh Mehmet Şemseddin Bin Hamza’nın türbesi de hemen burada.Akşemseddin hz.’nın kim olduğunu ne yaptığını yazmak yerine türbenin hemen yanında bulunan açıklamayı fotoğraf olarak aşağıya ekliyorum.

IMG_5191.JPG

Grup ile öncelikle Zafer kulesine doğru tırmanışa başladık. Zafer kulesi şehrin yukarısında.Bu yüzden biraz yokuş yukarı çıkmak gerekli. Tırmanışa başlarken bir abla ile karşılaştık. Kızılcık yapıyordu kendi bahçesinde.Sinan abi çoktan abla ile muhabbete dalmıştı bile.Bende gittim yanlarına.”Satıyor musun abla” dedik. “Yok, satmıyorum, bu ancak bize yeter” dedi. Mis gibi kaynayan kızılcıkların kokusunu ve ablanın yüzündeki samimiyetini size anlatamam ama gösterebilirim :). Abla’nın giydiği şalvarı Göynükte ki hemen hemen her kadında görebilirsiniz. Deseni de buraya özgü.

IMG_5044_phsp

Göynük aynı zamanda bir dokuma şehri. Kendine özgü el dokuması olan “Tokalı Örtme” Türk Patent Ensititüsü tarafından da tesçillenmiş durumda.Baş üstüne gelen kısmı desenli, iki parça, ince pamuklu bez dokumanın birleşmesinden meydana gelen Tokalı Örtme’nin kısa kenarlarında kırmızı püsküller bulunuyor. Kısa kenar saçaklarına bağlanan kırmızı püsküllere yörede toka denildiği için bu örtüler Tokalı Örtme olarak adlandırılıyor. Tokalı örtmeler “düzen” adı verilen özel dokuma tezgâhında dokunuyor. Göynük tokalı örtmelerinin zemin renkleri ekru, krem ve beyazın tonlarından oluşuyor. Göynük tokalı örtmelerinde hardal rengi şeritler bulunuyor ve fitillerde beyaz, bordo, yeşil ve sarı renkler kullanılıyor. Kısa kenar bordür zemini bordo ya da koyu kırmızı oluyor. Desen renkleri ise tam bir renk çümbüşü yaşatıyor. Beyaz, koyu ve açık yeşil, parlak sarı ve saman sarısı, açık kiremit kırmızısı, koyu mavi ve siyah renklerle bordür dışındaki desenlerde beyaz hariç bütün renkler kullanılıyor. Gittiğiniz de mutlaka almanızı tavsiye ederim.

Ablanın yanından ayrıldıktan sonra, tırmanışa devam ettik. Şu an Göynük’te tarihi bir film çekiliyor. Filmin adı “Zor Yıllar”. Tabi ki kurulan seti, eski dönem kıyafetleri içindeki oyuncuları, kocaman kocaman kameraları gördüm. Yürümeye devam ediyordum ki kafamı sola bir çevirdim sonra bir daha çevirdim. Bir baktım ki oyuncu İlker Kızmaz! Kendisini çok beğenirim. Ekrandan göründüğünden de daha yakışıklı bu arada 😀 Oturmuş sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Rahatsız etmek istemedim, yoluma devam ettim. Sinan abi de biraz önümden gidiyordu, soluklanmak için biraz bir taş yükseltiye oturdu. İki tane ton ton amca da hemen oradaydı. Cenaze varmış onu bekliyorlar. Yüzlerindeki yaşanmışlık, izler, gözlerindeki derinlik.. Öyle tatlılardı ki. Sinan abi ve bana içeriden sandalye getirdi bir tane amca. Başta fotoğraflarını çekmemizi istemese de Sinan abinin tatlı dili sayesinde birkaç fotoğraf çekebildim.

IMG_5084_phsp

Burada biraz dinlendikten sonra, çevreyi geze geze, doğanın mis gibi kokusunu çeke çeke sonunda tarihi saat kulesine çıktık. Bütün Göynük ayaklarınızın altında. Aslında yeteri kadar yükseğe/uzağa gittiğinizde büyük gibi gözüken şehirlerin, sorunların, insanların ne kadar küçük olduğunu fark ediyorsunuz. Neyse konumuza dönecek olursak, Tarihi Zafer Kulesi, Göynük halkının Milli Mücadeleye verdiği büyük desteğin anıtlaşmış bir sembolü adeta. 1922 yılında Sakarya Meydan Savaşı anısına Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından kente hakim, Sela Kayaları’nın üzerine inşa ettirilmiş. Altıgen bir temel üzerine ahşap mimari şeklide üç katlı inşa edilmiş, zaman içinde ara ara restorasyonlar yapılmış olsa da en son 2016 yılında yeniden restore edilmiş.Bir fotoğrafını aşağıya bırakıyorum.

IMG_5133_phsp

Yukarı tırmanmak kadar, aşağıya inmekte çok zevkliydi. Her yer meyve bahçesi. Öyle samimi bir yer ki. Dışarıya çok göç vermiş olsa da, dışarıdan çok göç almadığı için kendi dokusunu koruyabilmiş bir yer Göynük. Bir de herkes birbirini tanıyor. Yaşlı nüfus oldukça fazla. O kadar güler yüzlüler ki. Her selam verdiğiniz dede/nine size içtenlikle karşılık verip, ayak üstü sizinle muhabbete dalıyor.

Fotoğraf çekerken size de oluyor mu bilmiyorum ama ben zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Deklanşöre bastığım tüm o süre zarfında aklım, kalbim, ruhum tamamen o anda oluyor. Tek amacım gözlerim ile gördüğüm o anı/yeri ölümsüz hale dönüştürmek oluyor. Kendi nacizane fikrim her insanın gözlerinin en güzel fotoğraf makinası olduğudur. Bir yeri gözlerinizle görebiliyorsunuz ama ölümsüzleştiremiyorsunuz. Fotoğraf benim için anı ölümsüzleştirmek için bir araç. Gördüklerimi anımsamam, yüzümde o fotoğrafı çekerken ki ifadeyi duyumsamam ve geçmişe gitmem için bir yardımcı.

İnişi de tamamladıktan sonra, Göynük’ün merkezi olarak da tarif edebileceğim Akşemseddin türbesinin yanında bulunan bir bahçeye oturdum.Bu kadar yürümeye tabi ki ekip acıkmıştı. Yolunuz düşürse, mutlaka “Osmanlı Sofrasına” uğrayın derim. Yemekleri kadar güleryüzlülükleri ile de hem karnınızı hem  de ruhunuzu doyuruyorlar. Fiyatları da çok uygun. Ben Osmanlı çorbası, yöresel köfte ve Göynük bombay fasülyesi yedim. Sarmayı deneyenler de çok başarılı olduğunu söylemişlerdi. Kesinlikle durup tadımlıkta olsa denemelisiniz.

Yemek yedikten ve kısa bir çay molasından sonra Sünnet ve Çubuk göllerine hareket etmek üzere Göynük’ten ayrıldık. Giderken büyük çay bahçesinin orada bulunan amcalardan doğal sirke, dağ kekiği ve fasülye almayı unutmayın 🙂

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun sonunda Sünnet gölüne varmıştık. Haftasonu kalmak isteyenler için bungalow evler ve konaklanacak yerler sünnet gölü çevresinde mevcut. Açıkcası ben daha çok doğa içinde olacak bir yer diye hayal etmiştim. O yüzden benim için bir parça hayal kırıklığı da olsa, yine de fotoğraf çekmek için iyi bir yer. Sünnet gölündeyken bir de yağmura yakalandık ki sormayın. Apar topar makinaları toplayıp, araca geri döndük.

IMG_5205

Fotoğraf, yağmur derken sünnet gölünde toplasanız yarım saat kalamadık ama bu süre zarfında Sinan abi ile yavru köpekleri sevdik, makro çekim için Sinan abiden tüyolar aldım. Hatta sırtında konan daha sonra eline gelen böceğin bir de makro çekimini yaptım. Böceğin türünü bilmiyorum aşağıda gördüğünüz fotoğraftan sonra da uçtu gitti.  Fotoğraf fena olmadı sanki, ne dersiniz.

IMG_5201 - Kopya

Sünnet gölünden ayrıldıktan sonra, yaklaşık kırk dakikalık araba yolculuğundan sonra Çubuk gölüne vardık. Araçtan inerken ilk tepkim ” Aaa burası çok güzel” oldu. Gerçekten çok güzeldi.Havanın kararmasına az bir zaman kaldığı için grup hemen dağılıp fotoğraf çekmeye başladı. İlk gördüğüm şey su yılanı oldu 😀 Hayatımda ilk defa görmeme rağmen korkup kaçmadım. Tam tersine makinama sarıldım. Demiştim ya fotoğraf çekmemde ki amaç tamamen o anı ölümsüzleştirmek. Benim içinde hayatımda ilk defa gördüğüm su yılanını çekmek en büyük amacımdı o an. Başarmıştım da. Kimileriniz bu yazdıklarımı okurken “”Alt tarafı su yılanı, ne başarı” diyebilirsiniz ama herkesin hayatındaki amaçlarına büyük/küçük demeden başarması çok önemli ve takdir edilmesi gereken bir durum bence.

Çubuk Gölü, Göynük ilçesinin 11 km. kuzeyinde. Kıyısında Çubuk Köyü bulunan, etrafı güzel çam ormanları ile kaplı Gölde çok lezzetli sazan ve alabalıkları olta ile avlamak serbestmiş Biz orada fotoğraf çekerken oltasını kapıp gelmiş insanlar da vardı. Göl etrafında önceki yıllarda çekimleri yapılan bir film için inşa edilen yel değirmenleri beni acayip şaşırtmıştı. Göle ayrı bir güzellik katmış olmaları yadsınamayacak bir gerçek.

IMG_5251

 

Burada da fotoğraflarımızı çekip, karpuz ekmek peynir yedikten sonra gruptan ayrıldım. Gölün oradaki tahta köprüye gittim. Ayakkabılarımı çıkardım, fotoğraf çantamı kendime yastık yaptım. Kaç dakika o şekilde durdum bilmiyorum. Kuşlar, çekirgeler, kurbağalar, rüzgar ve gölün hafif su sesleri eşlik etti bana sadece onu biliyorum. Bir kez daha “Şükür” dedim gökyüzüne bakıp ve ” İyi ki geldim bu geziye” dedim. Sinan abi’nin çektiği fotoğrafla da kapanışı yapmak isterim.

dilkaraduman1

Yazımı bitirmeden, internette gördüğüm ve çok hoşuma giden bir cümleyi sizinle paylaşmak isterim. ” Umut, bin türlü kedere rağmen saçına taktığın çiçektir. Saçına çiçek takabilmektir.” Her zaman saçına çiçek takabilme umudunu, gücünü kendinizde bulabilmeniz dileğiyle.

Bir Şaşkının Hayatı

Merhabalar (: Kimileri için klasik bir giriş kelimesi “Merhabalar”. Açıkçası popüler bir blog ya da başka ticari herhangi bir amaç uğruna yazmadığım için klasik bir giriş yapabilirim diye düşündüm.

Kendimi bildim bileli yazarım.Küçüklüğüm de her kız gibi benimde bir günlüğüm vardı. Hala saklarım. Arada sırada açar okurum. Duygularımı yazarak daha iyi ifade edebildiğimi düşünürdüm her zaman.Hala da aynı kanıdayım. Sevindiğimde, üzüldüğümde ya da birilerine olan duygularımı anlatmak istediğimde hep yazmışımdır çünkü her okuduğumda yazdığım o ana dönerim. O hisleri aynı şekilde hissedemezsem de bir şekilde anımsarım.

Bu aralar hayatta hep yapmak istediğim ama bir türlü önceliklerim arasına koyamadığım şeyleri yapıyorum.Fotoğrafla ilgilenmek, saçımın bir kısmını maviye boyatmak, dalış merakımı gidermek için dalış kursuna gitmek, yeni yerlere gitmek bunlardan bir kaçı.

Bu siteyi açmamda ki amaç ise gittiğim, gördüğüm yerleri, tanıştığım insanları kendi kalemimin yettiğince burada yazmak.Şimdiden sürçü lisans olursa affola! (:

Kimi yazımda çam ağaçlarının kokusunu, kimi zaman göl kenarındaki kuş cıvıltılarını kimisinde ise tonton teyzelerin yaptığı tereyağlı gözlemenin kokusunu okuyanlara da aktarabilirsem ne mutlu bana. Gittiğim yerleri kendi gözümden anlatıp, çektiğim fotoğrafları da paylaşacağım. En önemlisi de yıllar sonra dönüp okuduğumda o anları tekrar anımsayabileceğim.En azından öyle olmasını umuyorum 🙂 Şimdiden keyifli okumalar.